Anasayfa İletişim Üye Ol
 
lavaracı radyo
 
 
Lavaracı Radyo Kapalı
  yayın akışı               istek formu
 
 
şiirler
 
 
bissürüşeyşiiri
A.Y Borke
Denizler Yandı Tanrım
Tahsin Özmen
TUTSAK ŞİİR
Dursun Özden
bozulmuş şeylerin insanı
A.Y Borke
L/eş
Sezen Akoluk
6 Mayıs şiiri
Dursun Özden
draje.
A.Y Borke
Bilmez onlar
Hüseyin Zengin
GECE
Muhsin Salman
külden merdivenler üst...
A.Y Borke
Tutulum
zehra serra hacer baş
Sohbet-i Aşıkane
Çetin Özdemir
geçici şeyler şahikası
A.Y Borke
BADEM LEME
Muhsin Salman
GİT BAŞIMDAN
Muhsin Salman
 
 
facebook
 
 
 
 
lavaracı yazarlar
 
``Eskimezler``in Geciktirilmiş Buluşması

        İstanbul ağırdı o gün. Kapkara bulutların kuşatması altındaydı ve göğün yıllanmış tüm gözyaşları o gün kamburuna yüklenmişti “Kültür Başkenti” İstanbul’un. Oysa mevsim yaz, aylardan temmuzdu. Yapısı gereği güneş, egzotik iklimlerin esmer tanrıçası gibi Piyer Loti’den, Yoros Kalesi’nden, Yeditepe’den… Zeus’un gözdesi Ganimedes’e inat edercesine tüm ihtişamıyla göz kırpmalıydı o gün sevdalı şehrin dört bir yanına.

        Ama nerdeee! Bardaktan boca edercesine var gücüyle silkiniyordu üçüncü katmanda biriktirdiği tüm ıslaklığıyla... Temmuz’un 8’i olduğunu unutmuştu o gün gökyüzü. Ve temmuz yağmuru, bahardan kalma şiddetiyle İstanbul’un üzerine gönderiyordu birikmiş gözyaşlarını. Anlaşılan, 30 yılı aşkın bir süreden beri göremediğim, yüzlerine, seslerine, kokularına hasret kaldığım arkadaşlarımı görmeme bu kez de yağmur engel koymaya çaba sarf ediyordu keyfince…

         12 Eylül Faşizmi’nin birbirinden koparıp yeryüzü coğrafyasının değişik bölgelerine savurduğu dönemin sürgün gençliğinin onca acıdan sonra ayakta kalabilmiş ve uzun yılların ardından hasbelkader İstanbul’a savrulmuş Erganililer buluşacaktık o gün.

          Adres ve telefon numaralarını elde edebildiğim arkadaşlarımdan Mahmut Kaya, Kasım Kılıçkap, İsmail Tektaş ve Emrullah Ubay’a ulaşarak bir araya gelip buluşma isteğinde bulundum.

          30 yıl önce Ergani’den başlayan zorunlu göçün, sürgünün, ya da kaçışın… Adını her ne koyarsanız koyun. Doğup büyüdükleri topraklarından ve sevdiklerinden koparılan 78 Kuşağı ``eskimezleri``nin; yani bu günün orta yaşını çoktan aşmış dede adayı babaların, ilk buluşması olacaktı o gün. Onların duyguları adına bir öngörüde bulunmam doğru olmaz belki, ama benim yüreğim yuvasından fırlayacakmış gibi kıpır kıpırdı o gün. Zaten heyecandan o geceyi de zor sabah etmiştim ya…

          Sabah erkenden Emrullah’ı arayıp herkese eşit uzaklıkta orta bir yerde; daha doğrusu benim bulunduğum yere en yakın bir yerde (çünkü bir ben İstanbul`da yabancıydım) buluşmak için yer ve zamanı belirledik. Ardından Kasım’ı ve İsmail’i aradım. Benden sonra onlar da ayrıca birbirleriyle telefon görüşmeleri yapmışlardı. Her biri İstanbul’un başka bir köşesinden geleceği için belli ki epeyce bir zamanımızı alacaktı bu buluşma. Ben İstanbul’un yaz yağmurunu da Diyarbakır’daki sıradan bir yaz yağmuru gibi düşündüğümden “nasıl olsa birazdan diner” diye düşünüp hiçbir önlem almadan evden çıktım. Ama o da ne! Yağmur buluşmamızı kıskanıyormuş gibi inadına inadına her saniye biraz daha çoğalarak yağıyordu. Eyüp Sultan’dan aşağıya doğru inmek adeta bir işkenceye döndü benim için. Üstüm başım sırılsıklam… Gökyüzünden aşağıya doğru süzülen her damla, düştüğü yerde geniş daireler çizerek masmavi bir halı gibi Piyer Loti’nin ayakları dibine serilmiş olan denizin çekici görüntüsüne ayrı bir güzellik ve ayrı bir gizem katıyordu.

            İlkin Emrullah’la buluştuk. Çok beklemeden Kasım da çıka geldi (randevuya geç kalmamak, eski devrimcilik günlerimizden kalma en iyi yerleşik alışkanlığımızdı). Yağmur hâlâ yağmaya devam ediyordu. Üstüne üstlük bir de rüzgâr esmeye başlamıştı hafiften. O çamur deryasını andıran yerde bekleyeli yarım saat kadar olmuş muydu bilemiyorum, Kasım, İsmail’in randevu yerine gecikmeli gelişine sinirlendiğini bizlere hissettirmek istemese de tedirginliğini yüzünden okumak zor değildi. Onu iyi tanırdım, sinirlendiğinde kaşları birbirine girer, her teli birbiriyle savaşırdı adeta. Hafiften uzattığı top sakalına yıldızlar konmuştu Kasım`ın. Ama top sakalın ona çok yakıştığını söylemek durumundayım. Ülke toprakları dışında yaşamak zorunda bırakıldığı o acı dolu sürgün günler Kasım`ın yüzündeki tatlı gülümsemeden bir zerre bile eksiltememişti. O`nu 30 yılönceki gibi hâla diri, hâla canlı, hâlâ yürekli ve sevecen görmek sevindirmişti beni.

           Sanırım yarım saat kadar bir zaman geçmişti ki İsmail, paslı sac merdiven basamaklardan koşar adım ilerleyerek yanımıza geldi. Kısa bir hâl hatır sorma faslından sonra Mahmut’un evine gitmek üzere bizi Avcılar’a götürecek olan dolmuşa bindik. Sabırsızdık. eve gidene kadar bekleyemedik, yolcuların bize yöneltecekleri eleştirilere aldırış etmeden, her şeyi göze alıp dolmuşta eski günlere ilişkin sorular sorduk birbirimize. Aldığımız yanıtlara bazen kahkahalarla gülüyor, sorgulayan gözlerle bizim tarafa bakan yolcuları görmezden geliyor, hiçbirini umursamıyorduk. 30 yıl aradan sonra birbirimizi görmüşken dinler miyiz, umursar mıyız hiç sorgucu bakışları?

           Meşakkatli bir yolculuğun ardından Avcılar’a vardık. Mahmut bizi durakta bekliyordu. 12 Eylül işkenceleri, lağım kokulu küflü hücreler, hapishaneler… Şakaklarındaki hafif kırlaşmayı saymazsak, bu acıların hiçbiri Mahmut’un 30 yıl önceki hâlinden bir şey götürememişti. Hele gülümserken yanaklarında oluşan çukurlar, kirpik etrafındaki doğal sürmeler… Hepsi, hepsi 30 yıl öncesi gibi dip diri duruyordu. Sarıldık, kucaklaştık, koklaştık. Sonra 30 yıl önceki tek gezi alanımız olan Lifi Dağı eteklerini kol kola aşındırdığımız ve soluğu Ergani- Maden Karayolu’nda alıp kâğıttan kaplan emperyalizmi yerle bir ederek devrimler yarattığımız, devrim yapmaktan yorulunca da birbirimize yasak aşklarımızı anlattığımız günlerdeki pozisyonda kol kola girip Mahmut’un evine doğru yürüdük.

          Mahmut önceden bizim geleceğimizi evdekilere söylemiş olacak ki, ev halkı asker taburu gibi; ama en candan, en samimi şekilde bizi dimdik ayakta karşıladı. Mahmut’un 80’li yaşlardaki annesi, daha doğrusu dönemin gençliğinin çilekeş annesi Bozê Ana, Mahmut’un Sivas’taki sürgün günlerinin aşkı Leyla yengem ve o aşkın en tatlı meyveleri olan dünya tatlısı kızı Sultan ve ehliyetsiz bisiklet sürücüsü oğlu Ademcan… Leyla yengemizle ilk tanışmamızdı. Mahmut, Sıkıyönetim mahkemelerinin gazabına uğradığı dönemlerde Sivas’ta kalmış ve Leyla hanımla orada tanışmış, evlenmişlerdi. Bozê Ana hep Ergani’deki günlere ilişkin sorular sordu. Belli ki hiç ısınamamıştı şu İstanbul Şehri’ne. Belli ki gözü arkada, Ergani’de kalmıştı Bozê Ana’nın. Oralara ilişkin anılarını anlatırken, ilkbaharda buharlaşıp göğü buğulandıran Gewran Ovası’nın humuslu toprağı gibi nemleniyordu yaşlı gözleri.  Bizimle konuşurken gözleri ara sıra yana kayıp uzaklara, çok uzaklara dalıyordu.

          Arada bir Kasım’a yönelse de, çok Emrullah’la ilgilendi Bozê Ana. Çünkü Emrullah, lise yıllarında hemen her gün Bozê Ana’nın evindeydi ve oğlu Mahmut’la aynı kaptan yemek yiyor, aynı giysileri giyiyordu. Üstelik 30 yıl aradan sonra ilk defa görüyordu Emrullah’ını. Bundan dolayı en çok onunla ilgilenmesi kadar doğal bir şey de olamazdı.

          Herkes sırayla geçmişte yaşadığı sıkıntıları, acıları, işkenceleri, sürgün ve hapislik hayatını ve sonrasını kısaca anlattıktan sonra Leyla yengemizin özenle hazırlamış olduğu yemekler geldi kurulu yer sofrasına. Kürtçe “çarmêrkî”, Türkçe “bağdaş” diye adlandırılan oturma şekliyle kurulduk sofraya. Yemekler yenirken de, söyleşi bu defa eksik kalan kısımlarıyla daha bir heyecanla devam etti. Yapılan evlilikler, eşler, çocuklar, eğitim durumları… Gibi konulara biraz da espri katılarak renklendirildi. Özellikle Kasım’la Emrullah’ın bu konudaki şen şakrak fıkraları, İsmail’in işkencede kırılan dişinin üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen “unutmamak ve unutturmamak” adına hâlâ yaptırmamış olması ve bundan ötürü iş arkadaşlarınca “tek dişi kalmış canavar” olarak anılması bizi kahkahalara boğdu desem yeridir.

         Zamanın nasıl geçtiğinin farkına bile varamadık. Bir dahaki sefere daha çok “eskimez arkadaş”la bir araya geleceğimize dair söz verip vedalaşmadan ayrıldık Leyla Yengemizin evinden.


Resul Üstün
6.12.2010 17:08:22
Facebook Paylaş
 
  
 
lavaracı yazarlar
 
Son 5 yorum
2 yorum yapıldı 
#2   Resul Üstün 9.12.2010 15:00:36
 Beğeni ve yorum için teşekkürler Hocam. Diyarbakır'dan yürek dolusu selam, sevgi ve saygılar yolluyorum.
#1   Hasan Çamlı 8.12.2010 07:21:55
 eğer özlemler bir kavganın imbiğinden geçirilmişsse daha güzel ve de daha anlamlı oluyor. hikaye tadında anlatımınız için elinize dilinize sağlık usta.
 
 
köşe yazıları
 
 
Fidel Uçtu...
Dursun Özden
Fidel 90 yaşında
Dursun Özden
SERBEST BIRAKILANLAR Ü...
Ertuğrul Erdoğan
Kadınlar ''D...
Ertuğrul Erdoğan
Bakış ve Ses
zehra serra hacer baş
Bir Kumpanyanın Hikayesi
Ertuğrul Erdoğan
Berder- devamı 2
Hüseyin Zengin
KİTAP FUARINA BOMBA DÜ...
Ertuğrul Erdoğan
 
 
sayaç
 
 
Online Ziyaretçi: 3
Bugünkü Ziyaretçiler:18
Dünkü Ziyaretçiler:525
Sitemizi bugüne kadar
1352342 Ziyaretçi 1352342 Ziyaretçi 1352342 Ziyaretçi 1352342 Ziyaretçi 1352342 Ziyaretçi 1352342 Ziyaretçi 1352342 Ziyaretçi
Kişi ziyaret etmiştir
 

 
Destek Ver - Reklam Ver
© 2009 lavaraci.com
Kullanım Koşulları
Tasarım : Savaş Serter