Anasayfa İletişim Üye Ol
 
lavaracı radyo
 
 
Lavaracı Radyo Kapalı
  yayın akışı               istek formu
 
 
şiirler
 
 
bissürüşeyşiiri
A.Y Borke
Denizler Yandı Tanrım
Tahsin Özmen
TUTSAK ŞİİR
Dursun Özden
bozulmuş şeylerin insanı
A.Y Borke
L/eş
Sezen Akoluk
6 Mayıs şiiri
Dursun Özden
draje.
A.Y Borke
Bilmez onlar
Hüseyin Zengin
GECE
Muhsin Salman
külden merdivenler üst...
A.Y Borke
Tutulum
zehra serra hacer baş
Sohbet-i Aşıkane
Çetin Özdemir
geçici şeyler şahikası
A.Y Borke
BADEM LEME
Muhsin Salman
GİT BAŞIMDAN
Muhsin Salman
 
 
facebook
 
 
 
 
lavaracı yazarlar
 
Vietnam Ulusal Kurtuluş Hareketinin Tarihi Üzerine Ders Çıkartılacak Özet Bilgiler.

MARKSİZM-LENİNİZMİN VİETNAMA GİRİŞİ

Dört bin yıllık tarihi olan ve halkı, içerdeki hainlere ve dışarıdan gelen saldırılara karşı  kararlı bir mücadele ve kurtuluş mücadelesi geleneğine sahip olan,yani Fransız sömürgecilerine ve Fransız sömürgecilerine  hemen teslim olan feodal toprak beylerine karşı,1914 den itibaren mücadele eden ama 1858 den beri daha aktif savaşan bir halka sahip olan Vietnam`da  Komünist(işçi) Partisi,3.Şubat 1930 da doğabilmişti. Bu, aynı zamanda, Vietnam’ın cesur ve kahraman  halkının 100 yıldan fazla aktif ama pusulasız sürdürdüğü ulusal kurtuluş mücadelesinin kısa süre sonra kazanacağı zafer olanağının doğduğu gündü.

Fransız sömürgecileri, Vietnam’ı kendi malları için bir pazar haline getirmeye, ham madde kaynaklarını ele geçirmeye, Vietnam emekçilerinin emeğini ucuza satın alabilmeye ve Vietnam halkını Fransa’ya köleleştirmeye çalışıyorlardı. Bunun için, Vietnam halkını baskı altında tutuyorlar ve sömürülerini garanti altına almak için feodal rejimi araç olarak elde tutuyorlardı. Bu şekilde, Vietnam sömürge ve yarı-feodal bir ülke haline getirilmişti. Bütün bunlar, Vietnam’da başlıca iki temel çelişkiyi öne çıkarmıştı; birincisi, Vietnam ile Fransız emperyalistleri arasındaki çelişki; diğeri ise, Vietnam halkı ile ve özellikle köylülükle, feodal toprak sahipleri arasındaki çelişki idi. Ve Vietnam Komünist Partisi doğar doğmaz bu çelişkileri ve önemini tespitle, Vietnam toplumunun ancak bu çelişkilerin çözümlenmesiyle gelişebileceğini saptadı.

Vietnam Komünist partisinin doğması ile birlikte, onca zaman Fransız sömürgecilerine karşı mücadelelerinde ilerleme kaydedememiş olan Vietnam halkının, emperyalizm ve proleter devrimler çağına uygun bir politik çizgiye ve ulusal kurtuluş mücadelesini başarıya ulaştıracak bir siyasi önderliğe sahip olması da mümkün olmuştu.

Vietnam Komünist partisi Vietnam’a ve Vietnam halkının yüreğine doğduğunda, Vietnam’da  Feodal toprak sahipleri Fransız emperyalistlerine teslim olmuş; faaliyetleri Fransız emperyalizmi tarafından baltalanan ve kısıtlanan kaypak burjuvazi ekonomik yönden zayıf, siyasi yönden belirsizdi; bu nedenle Fransız emperyalizmi ile uzlaşma yoluna gitti. Köylülük ve küçük burjuvazi, bağımsızlık ve özgürlük istemesine rağmen,ideolojik bir çıkmaz içindeydi. İşçi sınıfı,yerli burjuvaziden daha önce var olmasına karşın,ancak birinci dünya savaşından sonra önemli bir siyasi güç haline gelmişti..

İnsanlığın kalbine kızıl bir karanfil gibi açan Ekim devrimi, insanlık tarihinde yeni bir çağ, dünya çapında kapitalizmden sosyalizme geçiş çağını açmıştı. Sömürge ve bağımlı ülkelerde,ulusal kurtuluş devrimleri, dünya proletarya devriminin ayrılmaz bir parçası haline gelmişti. Bu şartlar altında emperyalizm,feodalizm ve yerli burjuvazi tarafından üç yönlü bir baskıya tabi tutulan en ileri üretim gücünü temsil eden ,düşmanın ekonomik merkezlerinin faaliyetlerinin içinde olan işçi sınıfı, doğal olarak Vietnam`daki siyasi üstünlüğü sağlayacak gerekli şartlara sahip tek sınıftı.

Vietnam Komünist partisinin kurucusu olan Ho Chi Minh, diğer adıyla Nguyen Ai Quoc, 1920lerden itibaren Vietnam işçi sınıfının bu yeteneklerine ve konumuna vakıftı ve Doğu ve Batının izlediği çeşitli devrimci yolları inceledikten sonra şu sonuca varmıştı; ``Vietnam’ı ulusal kurtuluşa götürecek tek yol proletarya devrimidir``

Fransız işçilerinin hareketine de katılmış olan Ho Şi Min,1920 de,Fransız Komünist Partisinin de kuruluşunda yer almış ve kararalılıkla Komintern taraftarı olmuştu. Fransız işçi sınıfının ve Fransız sömürgelerindeki halkların ortak düşmanının Fransız emperyalizmi olduğunu açıklıkla ortaya koyarak,Fransız sömürgelerindeki halklar ile Fransız işçi sınıfı ve emekçi halkı arasındaki dayanışmanın temellerini atmış; Fransız devrimi ve Vietnam devrimi arasındaki karşılıklı yardımlaşma ilişkilerini kurmuştur. Onun düşüncesine göre,ulusal faktör ile sınıf faktörü birbirlerine sıkı sıkıya bağlı idi. Böylece,Ho Şi Min,kısa sürede yurtseverlik ile proleter enternasyonalizminin birleştirilmesinin simgesi olmuştu.

Ho Şi Min`in devrimci faaliyetleri, FKP’nin yayın organı L’Humanite’de, Fransız genel emek konfederasyonu organı La Vie Ouvriere`de, kendisinin kurduğu La Paria`da çıkan makaleleri ve Fransız Sömürgeciliği Denemesi (1925) ,Devrimci Yol(1927) gibi yazdığı ilk kitaplar Vietnam`daki devrimci hareket üzerinde itici bir güç oluşturmuştu ve Vietnamlı yurtseverleri Marksizm-Leninizm’e yönlendirmekte önemli oranda etkili olmuştu. Fransız sömürgecilerinin kurdukları çelik duvarı Marksizm-Leninizm’in aşıp Vietnam’a girebilmesinde, Ekim devriminin etkisi yanında, Ho Şi Min`in etkisi oldukça önemlidir.

Ancak, buna rağmen, Vietnamlı devrimcilerin eski yurtsever tutumlarından Marksist-Leninist bir bakış açısına dayanan yurtseverliğe geçişleri kolay olmuyordu. Vietnam Komünist partisinin ,henüz şartların olgunlaşmadığı bir zamanda kurulmasının bu yurtsever devrimci hareketi bölebileceğini hesap eden Ho Şi Min ve etrafındaki devrimci kadrolar, Vietnam’ın ekonomik bakımdan geri bir sömürge olduğundan ve sadece köylülüğün ve küçük burjuvazinin değil,işçi sınıfının bile sosyalist bir gelenekten yoksun olduğu gerçekliğinden hareketle ,her şeyin başından bu sınıflara Marksizm-Leninizm’in götürülmesi gerektiğini ve Vietnamlıların yurtsever mücadele hareketlerinde Marksist-Leninist dünya görüşünü uygulamalarını sağlayacak bir örgütlenmeye ihtiyaç olduğunu görüyorlardı.

İşte bu perspektifle önce geçici bir niteliğe sahip olan, ``Vietnam Devrimci Gençlik Birliği`` kuruluyor. Bu örgütün temeli, Vietnam Komünist Partisinin kuruluşunu hazırlayacak olan çekirdek komünist grup ile  Ho Şi Min ve diğer yurtseverler tarafından birlikte atılmıştı.

Vietnam`da ulusal kurtuluş ve sınıf mücadelesi 1914 den itibaren yoğunlaştı. Devrimci ve karşı - devrimci güçler programlarını ileri sürerek halkın desteğini kazanmaya çalıştılar. Vietnam Devrimci gençlik Birliği,illegal kabul edilmiş ve büyük bir baskı altına alınmıştı ama buna rağmen,Fransız sömürgecilerinin ve onların ajanlarının aldatıcı vaatlerini açığa çıkarmada başarılı olabiliyordu. Aynı zamanda burjuvazinin ve küçük burjuvazinin reformist,milliyetçi ve şoven görüşlerini etkili biçimde çürütebiliyordu.

1926-1927 yıllarında Vietnam’da devrimci hareket büyümeye devam etti,Vietnam Devrimci Gençlik Birliği hızla gelişti. Birliğin siyasetini uygulamak için,küçük burjuva aydın kökenli üyeler maden ocaklarında ,fabrikalarda,plantasyonlarda çalışarak proleterleştiler. Böylece işçilerin içinde, kitleler arasında,propaganda yapma olanağı buldular,ajitasyon çalışması yaptılar,işçileri örgütlediler ve onlara önderlik ettiler,işçi sınıfına tarihi görevinin ne olduğunu kavrattılar ve aynı zamanda gerçek devrimciler olmak üzere kendilerini eğittiler.
Sonuç olarak,1928-1929 yıllarında işçilerin hareketi güçlendi ve siyasi talepler,ekonomik taleplerin önüne geçti .İşçilerin hareketlerinin yanı sıra ,köylülerin ve şehir küçük burjuvazisinin mücadelesi de aktifti. Bu mücadeleler birleşerek,işçi sınıfının bağımsız siyasi gücü sayesinde ulusal kurtuluş ve demokrasi için ülke çapında güçlü bir uyanış gelişti.
Bütün yurtseverler ve ilerici güçleri harekete geçirmek ,örgütlemek ve onlara önderlik etmek için işçi sınıfı partisinin temelinin atılması o sırada hayati önem taşıyordu.

VİETNAM İŞÇİ SINIFI PARTİSİNİN KURULUŞU:

Kitle hareketinin ülke çapında büyümesi karşısında Vietnam Devrimci Gençlik Birliği artık devrimi yönetmek için yetersiz kalmıştı.

Vietnam devrimini daha da ileriye götürmek için artık işçi sınıfının gerçek partisinin,Komünist partisinin kurulması zamanı gelmişti. Birlik içindeki ileri unsurlar,bu objektif gerekliliği kavramışlardı fakat bu gereklilik, henüz tam olarak birliğin önderleri ve diğer herkes tarafından kavranmamıştı.
Bu nedenle ilk günlerde tek bir komünist partisi altında toplanılamadı. Birliğin bünyesinden iki komünist örgüt doğmuştu; Hindiçini Komünist Partisi ve Annamlılar Komünist Partisi. Arkasından ilerici –yurtsever eğilime sahip olan ve daha sonra Hindiçini Komünist Birliği adını alacak olan Yeni Vietnam Devrimci partisi kuruldu.
Böylece 1929’dan sonra Vietnam’da üç komünist örgüt var oluyordu. Ancak bu durum fazla uzun sürmedi. Çünkü Marksizm-Leninizm bayrağı altında Vietnamlı yurtsever güçlerin, özellikle işçilerin ve köylülerin mücadeleleri,kısa zamanda tek bir komünist partisinin önderliğini gerektiren güçlü bir ulusal ve demokratik yükseliş içinde birleşti.
Bu şartlar altında Ho Şi Min komünist enternasyonalin bir temsilcisi sıfatıyla 3 Şubat 1930 yılında Hong Kong yakınındaki Kowloon’da Vietnam’daki komünist güçleri tek bir Vietnam komünist Partisi içerisinde birleştirme meselesini çözümlemek üzere,değişik komünist grupların temsilcilerini toplantıya çağırdı.
Bu konferans bir kongre kadar önemli idi. Ho Şi Min tarafından yazılan siyasi program ve kısaltılmış strateji bu konferansta kabul edildi. Bu ilk belge ,henüz belli bir olgunluğa erişmemiş olmasına rağmen,Vietnam devriminin esas olarak doğru siyasi çizgisini ortaya koyuyordu. Daha sonra parti merkez komitesinin siyasi görüşünün oluşmasına temel teşkil etti. Bu siyasal çizgi; toprak devrimini de içeren burjuva demokratik devrimi uygulamak; Fransız emperyalistlerini ve feodal yöneticileri alaşağı etmek için tam bir bağımsızlık kazanmak ve Vietnam’ı sosyalizm ve komünizme ulaştırmak şeklindeydi.

Bu siyasi çizginin başarısını teminat altına almak için,bir işçi sınıfı partisi inşa etmek ,işçi-köylü ordusunu kurmak ,işçi köylü ittifakını gerçekleştirmek,ulusal birleşik cepheyi örgütlemek ve Vietnam devrimi ile dünya devrimci hareketi arasındaki dayanışmayı sağlamak gerekiyordu.

Konferans,Vietnam’da Kızıl İşçiler Birliği- Kızıl Köylüler Birliği- Komünist Gençlik Birliği –Kurtuluş İçin Kadınlar Birliği-Kızıl Kurtarma Birliği-Anti-Emperyalist ulusal Birleşik Cephe gibi kitle örgütlerinin kurulmasını kararlaştırdı.

Vietnam Komünist Partisi’nin kuruluşu ,Vietnam devrimi tarihinde önemli bir dönüm noktası olmuştu ve bu,yeni bir çağı,işçi sınıfı ve onun öncü birliği Marksist-Leninist parti önderliğindeki Vietnam Devrimi çağını açmıştı.

Vietnam işçi sınıfı sayıca çok olmasına karşın,coğrafi bakımdan oldukça yüksek bir yoğunlaşmaya sahipti ve aristokrat işçiler kesimini içermeyen,reformizmin etkisine maruz kalmayan homojen bir sınıftı. Ayrıca çok güvenilir ve çok savaşkan olan yakın bir müttefiki vardı; köylü sınıfı. Bu iki sınıf, kararlı bir mücadele geleneğine sahip olan ve boyun eğmeyen Vietnam halkının başlıca devrimci güçleri idi. Marksizm-Leninizm’in Vietnam’daki kitleler arasında sağlam bir şekilde kök salmasında etken olan koşullar işte bunlardı.

İşçi sınıfının ve Vietnam halkının bu özelliklerinden dolayı,Vietnam Komünist Partisi ,yeni kurulmuş olmasına rağmen ,işçi sınıfının yeni tip partisinin bütün gereklerine sahipti ve kurulur kurulmaz Vietnam yurtsever hareketinin tek önderi haline geldi.

1930 Ekiminde,Parti Merkez Komitesinin Birinci Kongresi ,Partinin ismini,Hindiçini Komünist Partisi olarak değiştirdi ve parti birinci genel sekreteri olan Tran Pu tarafından ortaya konulan siyasi tez benimsendi.

Bu tez şuna işaret ediyordu; “ Emperyalizm ve proletarya devimleri çağında ,Rusya’daki Büyük Ekim devriminden sonra,Vietnam Devrimi dünya proleter devriminin ayrılmaz bir parçası olmuştur.  
Vietnam devrimi iki aşamadan geçmek zorundadır; birinci aşama,emperyalist ve feodal yöneticileri devirmek,ulusal bağımsızlığı gerçekleştirmek ve köylüye toprak vermek için,içi sınıfının önderliğinde yürütülecek olan burjuva demokratik devrimdir. Antiemperyalist mücadele ile antifeodal mücadele birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Devrimin esas güçleri işçiler ve köylülerdir. Parti, işçi köylü ittifakını inşa etmeli,ayaklanmak ve iktidarı ele geçirmek için devrimci şiddet kullanmalıdır.

Yukarıda sözü edilen görevler esas olarak tamamlandıktan sonra Vietnam,kapitalist kalkınma aşamasından geçmeden sosyalizme doğru yol aldığı sırada ,devrim ikinci aşamaya geçecektir.

Devrimin başarısını teminat altına alacak kaçınılmaz şart,bir komünist partinin ideolojik bakımdan Marksizm-Leninizm temeline dayanması,devrime önderlik edecek doğru bir çizgide olması,demokratik merkeziyetçilik temeline dayanan bir örgütlenmeye,sıkı disipline sahip olması, parti içinde ve dışında sıkı bağlar kurması ve devrimci mücadele içerisinde olgunlaşmasıdır.”

Partinin bu Siyasi Tez’inin büyük bir tarihi önemi vardı. ÇünküVietnam işçi sınıfı ve halkı,ilk defa olarak,Vietnam toplumunun objektif kanunlarını ,yani Vietnam’ın sömürge ve yarı –feodal bir ülke olduğunu net olarak dile getiren yeni tip burjuva demokratik devriminin programına sahip oluyordu. Bu program,Vietnam halkının acil ihtiyaçlarını karşılayan bir programdı.

Partinin Siyasi Tez’i,sınıf mücadelesini hiçe sayan görüşleri savunanları yenilgiye uğratma mücadelesinde Vietnamlı komünistlerin etkili bir silahı olmuştu. Vietnamlı komünistlerin, işçilerin ve köylülerin ,ulusal reformizmin,provokasyona açık ve yıkıcı Troçkizmin ve burjuva şovenizminin korkunç etkilerinden korunmalarına yardımcı olmuştu.

Bu Siyasi Tez sayesinde Vietnam Komünist Partisi,milliyetçilik ve demokrasi bayrağını kaldırdı,işçi sınıfını devrimin mutlak önderi olarak muhafaza etti.

VİETNAMDA DEVRİMCİ YÜKSELİŞ:

Vietnam Komünist Partisi ,Vietnam’ın ve diğer Hindiçini ülkelerinde kapitalizmin ciddi bunalımlarının yaygın olduğu bir dönemde kurulmuştu. Fransız emperyalistleri,bütün bu bunalımların yükünü Vietnam halkının sırtına yüklemişti. İşçiler ve köylüler bu bunalımın çok ciddi bir şekilde ve doğrudan etkisi altında idiler. Ayrıca,1929-1933 yılları arasında, Vietnam,sürekli sel felaketleri ve bunun sonucu kıtlıklar ile karşı karşıya kalmıştı.Köylüler son derece yoksullaşmıştı. İşsizlerin sayısı sürekli olarak artıyordu. Birçok ulusal burjuva ve küçük-burjuva iflas etmişti. Nüfusun her tabakasının hayat şartları ciddi bir tehdit altında idi. Ekonomik bunalımlar, sömürünün yoğunlaşması ve Yen Bal ayaklanmasından (11 Şubat 1930’da,Vietnam Milliyetçi Partisi tarafından düzenlenmiştir) önce ve sonra uygulanan geniş terör siyaseti, Vietnam halkı ile Fransız emperyalistleri arasındaki çelişkileri daha da derinleştirmişti. Bunlar Vietnam Komünist Partisi’nin Vietnam’da eşi görülmemiş bir devrimci hareketi örgütlemesi ve ona önderlik etmesi için elverişli şartlardı.

Vietnam devrimci hareketi kısa zamanda, büyük grevler ile kitlelerin devrimci ayaklanması ile geniş bir şekilde kırlık bölgelere yayılmıştı. Vietnam’ın her bir yanında, yüzlerce işçi grevi, binlerce köylü gösterisi, sayısız mitingler, okul grevleri ve küçük tüccarların Pazar grevleri patlak vermişti.

İşçilerin, köylülerin ve küçük-burjuvazinin bu bilinçli hareketi, anti-emperyalist mücadeleyi, anti-feodal mücadele ile birleştirdi ve burjuva reformist hareketin etkisini tamamen bertaraf etti.

Nghe Tinh (Nghe An ve Ha Tinh eyaletlerinde kurulan Sovyet) Sovyetinin kurulmasıyla Vietnam devrimci hareketi en yüksek dereceye ulaşıyordu. Kitlelerin çetin devrimci hareketi karşısında Nghe An ve Ha Tinh eyaletlerindeki biricik köylük bölgede emperyalist ve feodal yönetim bölünmüş ve sonunda çökmüştü. Parti hücreleri tarafından yönetilen köylü birliklerinin icra komiteleri, köyün siyasi ve sosyal hayatının her yönünü kendi idareleri altına aldılar. Böylece halkın iktidarının sorumluluklarını şura tipinde üzerlerine almış oluyorlardı. Bu Sovyet, uzun müddet sürmemiş olsa da, kararlı bir şekilde karşı-devrimci unsurları bastırmış, emperyalist ve feodal yöneticiler tarafından yaratılan vergileri ortadan kaldırmış ve aynı zamanda halk için demokratik özgürlüklerin güvencesini sağlamışlar, köylülere toprak dağıtmışlar, halkı okuma yazma öğrenmeye teşvik etmişler ve eski gelenek görenekler yanında, batıl inançlardan uzaklaşmalarını sağlamışlardı.

Bu Sovyet deneyimi, Vietnam halkının daha ilerdeki başarılı Ağustos devrimini getirecek olan bir hazırlık provasıydı. Ulusal demokratik devrimi ,”bağımsızlık” ve “toprak işleyenin” sloganlarıyla sürdürecek olan partinin siyasi çizgisi, kitlelerin tek inancı ve ümidi haline geldi. Bu devrimci mücadele sırasında Vietnam Komünist Partisi de çelikleşmiş ve olgunlaşmıştı. Nisan 1931 de Komünist Enternasyonalin bir seksiyonu olarak tanınacaktı.

1930-1931 devrimci yükselişi ve Nghe Tinh Sovyet’i, ancak Vietnam işçi sınıfı ve onun öncüsü olan Hindiçini Komünist Partisinin, Vietnam’da ulusal demokratik devrime önderlik edebileceğini kanıtladı. Ve ancak Komünist Partinin önderliğinde işçi sınıfının ve köylülerin, nüfusun diğer tabakalarıyla birleşerek, emperyalist ve feodal yöneticileri yerlebir edebileceklerini ve halkın devrimci rejimini kurabileceklerini doğrulamıştır. Bu hedefe ulaşmanın yolu, kitlelerin devrimci şiddetini harekete geçirmekti ve öyle de oldu.

Kitlelerin bu güçlü hareketi ve partinin gelişen etkisi karşısında Fransız emperyalistleri paniğe kapılmıştı ve devrimci hareketi ezmek, partiyi imha etmek için amansız bir terör hareketine girişti. Partinin önde gelen birkaç organı basıldı. Onbinlerce kadro, parti üyeleri ve yurtsever savaşçılar tutuklandı, öldürüldü ya da mahkûm edildi.
1931’in yarısından sonra devrimci hareket gerilemişti. Ancak bu uzun sürmedi. Çok büyük zorluklara karşın, parti ve Vietnam halkı, devrimin parlak geleceğine inanmaktan vazgeçmemişti. Kahramanlıkla, kararlılıkla ve boyun eğmeyen bir yaklaşımla parti kadroları, parti üyeleri ve devrimci kitleler ülke çapında ve dünyada Vietnam devrimine büyük itibar kazandırdılar.

1932 yılı, Vietnam Komünist Partisi, partinin siyasi tezini sürdüren hareket programını ortaya koydu. Acil somut görevleri, yeni duruma daha uygun mücadele yöntemlerini ve biçimlerini tanımladı.

Tutuklamaları ve baskıları göğüslemesini başaran parti üyelerinin bağlılığı sayesinde Vietnam Komünist Partisinin kitlelerle bağı muhafaza edilebilmişti. Parti bir yandan illegal örgütlerini pekiştirmiş, diğer yandan da, legal ve illegal hareket biçimlerini birleştirmeyi başarmıştı. Bununla birlikte, Propagandayı sürdürerek, absın yoluyla şehir konseylerinde ve mahalli konseylerde yeni fikirleri savunarak legal yoldan yararlanmasını bildi.

Emperyalistlerin zindanlarında tutuklu bulunan kadrolar, parti üyeleri, tutukevi rejiminin düzeltilmesini sağlamaya yönelik ve tutukluların öldürülmesine, terörizme karşı çıkan mücadelelere önderlik ettiler. Diğer yandan bu güç zamanlarda, kardeş komünist ve işçi partilerinin, özellikle Sovyet, Çin ve Fransız Komünist partilerinin yardımları son derece değerli idi.

1933 ten itibaren, devrimci hareket gücünü toplamaya başladı. 1934 yılında partinin denizler aşırı önderlik komitesi oluşturuldu. Görevi, ülkede restore edilen parti örgütlerini birleştirmek, önder kadrolar yetiştirmek ve yakın gelecekteki, birinci parti kongresine hazırlanmaktı.Bu kongre, 1935 Martında, Çin’de Macao bölgesinde toplandı . Bu kongrenin ve parti komitesinin görevi,ülke içindeki parti örgütünün parti merkez komitesi önderliği altında birleştirilmesiyle sona eriyordu.

Böylece parti,ülke çapında inisiyatifi elinde tuttuğunu göstermiş oluyordu.

Hindiçini Komünist Partisi, Fransız emperyalistlerinin amansız baskılarına rağmen mücadelede yılmadığını ve mücadeleye devam etmek için ayakta olduğunu, Hindiçini Proletaryasının sarsılmaz çelikten öncüsü olduğunu gösteriyordu. Hindiçini devriminde ancak böyle çelikten bir partinin işçilerin ve köylülerin mücadelesine önderlik edebileceğini ve buna hak kazandığını göstermişti.

HİNDİÇİNİ DEMOKRATİK CEPHE KAMPANYASI  ( 1936-1939 )

1929 ile 1933 yılları arasındaki ekonomik bunalımın ciddi sonuçları ve emperyalist güçlerin izleyen istikrarsız ekonomik durumu, sosyal çelişmeleri daha da derinleştirdi ve bu ülkelerde deki devrimci hareketi yoğunlaştırdı. Kitlelerin mücadelesine karşılık birçok emperyalist ülkelerdeki tekelci kapitalistler, burjuva demokratik özgürlükleri bastırdı ve faşist politika uyguladı. Almanya, İtalya, Japon faşistleri kuvvetli bir yer edindiler, Dünya pazarlarını yeniden bölüşmek için alelacele savaş hazırlıklarına giriştiler ve dünya devriminin kalesini yıkmak için Sovyetler Birliğine saldırdılar.

Durum buyken,1935 te toplanan Komünist Enternasyonalin 7.kongresi, komünist partilerinin ve işçi sınıfının acil görevinin henüz kapitalizmi yıkma mücadelesi değil, faşizmle savaşma demokrasiyi tanıma ve barışı koruma mücadelesi olduğunu işaret etmişti. Bu sebeple bütün ülkelerin komünist partileri, işçi gücünü birleştirmeli ve başlıca düşman olan faşizme karşı yurtsever, demokratik parti ve örgütlerle nüfusun çeşitli tabaklarıyla anlaşarak geniş halk cephesi kurmalıdırlar.

Anti –faşist harekette çekirdeğini Fransız komünist partisinin oluşturduğu Fransız Halk Cephesi 1936 Mayıs seçimlerinde zafer kazandı. Bir halk cephesi hükümeti kuruldu Bu olay, Vietnemda da siyasi durum üzerinde doğrudan etki yaratmıştı. Ekonomik bunalımlar ve Fransız emperyalistlerinin baskı siyaseti sonucu, Vietnamdaki ulusal burjuvazinin de dâhil olduğu bütün halk tabakaları demokratik değişmeler bekliyordu.

Bu durum çerçevesinde ve Kominternin 7.kongresi kararına uygun olarak Vietnam Komünist Partisi 1936 yazında ilk kongresini topladı. Hindiçini devriminin görevini, faşizme ve faşist saldırgan savaşına karşı demokrasi ve barış için dünya cephesine katılmak olarak tespit etti.  Kongre geçici bir süre için” Fransız emperyalizmini yıkalım”,”toprak sahiplerinin topraklarına el koyarak toprakları işleyene dağıtalım “sloganlarını bir kenara bırakarak, Hindiçini antiemperyalist halk cephesini örgütleme kararı aldı. Fakat bu tür bir örgüt, Hindiçinideki Fransız saflarını dağıtma, saldırgan Fransız faşistlerini ve gerici sömürgecileri tecrit edemezdi. Bu nedenle Hindiçini antiemperyalist halk cephesinin adı daha sonra, bütün demokratik ve ilerici güçleri harekete geçiren, Fransız faşistleri ve Fransız gerici sömürgecileri olan başlıca düşmana karşı demokratik özgürlükler, yaşama şartlarının düzeltilmesi için ve faşizme karşı dünya barışını korumak için mücadele eden Hindiçini Demokratik Cephesi olarak değiştirildi. Örgüt biçimi ve mücadele yöntemi açısından parti merkez komitesi, propagandayı sürdürmeyi, kitleleri örgütlemek için bütün legal- illegal biçimleri kullanmayı, aynı zamanda gizli parti örgütlerini sağlamlaştırmayı ve geliştirmeyi, parti örgütünü ve Demokratik Cepheyi genişletmek ve kitlelerin mücadelesini yoğunlaştırmak için legal ve yarı legal faaliyetlerle illegal faaliyetleri birleştirmeyi öngördü. Bunun üzerine, KEYK de görevli olan Le Hong Phong, Merkez komitesi ile birlikte devrimci harekete önderlik etmek üzere Vietnam’a geri gönderildi.

O sırada yurt dışında olan Ho Şi Min, ülkedeki demokratik hareketi yakından izliyor ve en akıllıca talimatları yolluyordu.

O günlerde devrimin başarısını teminat altına almak için” geniş bir ulusal demokratik cephe örgütlenmesinde “ ısrar etti. “troçkistlerle uzlaşmak ve onlara taviz vermek mümkün değildir. Onların siyasi bakımdan ortadan kaldırılması gereken faşistlerin ajanları oldukları her fırsatta açığa çıkarılmalıdır. Bu görevi yerine getirebilmek için, parti, uzlaşmaksızın tarafgirlikle mücadele etmeli, parti üyelerinin siyasi ve kültürel seviyelerinin yükseltilmesi için Marksizm-Leninizm’in sistemli bir çalışmasını yapmalıdır.” Diyordu.

Vietnam komünist partisinin önderliğinde Hindiçini kongresini örgütleme kampanyasıyla başlayan kitlelerin hareketi büyük ölçüde yoğunlaştı. Her yerde hareket komileri kuruldu, halkın dilekleri göz önünde bulundurularak konuşmalar ve mitingler düzenlendi. Fransız halk cephesi hükümetinden demokratik reformlar ve kitleler için daha iyi yaşama şartları talep edildi. Hindiçinideki ve Fransa’daki halk hareketinin baskısı sonucu Vietnam zindanlarında bulunan birçok siyasi tutuklu serbest bırakıldı. Partinin demokratik cephenin ve demokratik gençliğin bazı gazeteleri serbestçe yayınlandı. Vietnam Komünist Partisi bu koşullarda küçük burjuva siyasi gruplarını demokratik düşünceli burjuva aydınlarını birlikte harekete geçirmeyi başarabildi. Aynı zamanda Fransız sosyalist partisinin Hindiçini kolu ile birçok somut sorun üzerinde işbirliği yaptı.

1936’nın ortalarından 1939’un ortalarına kadar Hindiçinide kitlelerin mücadele hareketi büyük bir hızla gelişti. Büyük şehirlerde ve sanayi bölgelerinde, özellikle Saygon, Hanoi gibi büyük yerlerde grevler, gösteriler patlak verdi. İşçiler hayat şartlarının düzeltilmesini, sekiz saatlik iş günü, dernekler ve kardeş birlikler kurma özgürlüğünü talep ettiler. Kol ve kafa işçileri, kardeş birlikler ortak yardım birlikleri örgütlediler. Milyonlarca köylü vergilerin azaltılmasını ve bütün zorbalıklara ve gasplara son verilmesini talep eden gösterilere katıldılar.
Bu dönemde Vietnam Komünist Partisi, içe kapanıklılık, dar kafalılık, hareketi ileriye götürmek için legal ve yarı- illegal çalışma biçimlerini kullanmamak gibi,”sol” sapmaları; legalizm, partinin başarılarını abartmak ve illegal parti örgütlerinin pekiştirilmesini ihmal etmek, Troçkistlere karşı uyanıklığı kaybetmek, onlarla dikkatsizce işbirliği yapmak, burjuvaziden ve toprak sahiplerinden gereğinden fazla medet ummak, bu arada, işçilerin ve köylülerin devrimci gücünü ve işçi –köylü ittifakı meselesini ciddiye almamak gibi sağ sapmaları şiddetle eleştirmiştir.

Vietnam Komünist Partisi, ulusal bağımsızlık meselsine ilişkin tavrını ilan etmekte ağır davrandığı bir sırada, Hindiçini Demokratik Cephe kampanyası(1936-1939) gerçekten güçlü, geniş bir ulusal ve demokratik hareket olmuştu. Kitleleri yönetmede, kadroların ve parti üyelerinin siyasi düzeyleri ve becerileri büyük ölçüde gelişmişti. Partinin kitleler üzerindeki itibarı ve etkisi artmıştı. Önemli olan, partinin Marksist-Leninist düşüncesinin, Vietnam Komünist Partisinin ve Komünist Enternasyonalin siyasi çizgisinin propagandasını yapmak için, legal, yarı-legal yolları bu koşullar altında kullanabilmiş olmasıdır. Partinin ve Demokratik Cephenin legal yayınları, kitleleri seferber etmede ve eğitmede, onların mücadelesini örgütleyip, onlara önderlik etmede ve aynı zamanda her geçen gün daha da tecrit olan Troçkistlerin ve diğer gericilerin aldatıcı propagandalarını ve sabotaj faaliyetlerini ezmede büyük bir rol oynadı.

Vietnam Komünist Partisinin, temsili meclislerde ve mahalli konseylerde yürütülen faaliyetleri de dâhil olmak üzere bütün legal biçimlerden yararlanması, Vietnam gibi, okuldan çok cezaevlerinin bulunduğu, halkın hiçbir demokratik özgürlüğünün olmadığı, burjuva demokratik özgürlüklerin dahi olmadığı sömürge ve yarı-feodal bir ülkede komünistler için büyük başarı demekti.

Vietnam Komünist Partisi, demokratik özgürlükler için mücadele sırasında, yaşama şartlarının düzeltilmesini, şehirlerde ve kırlık bölgelerde milyonlarca halkla birlikte “siyasi bir halk ordusu “nu meydana getiren kitlelerin seferber edilmesini ve eğitilmesini başarıyla sürdürdü. Geniş bir siyasi hareket vücuda getirdi ve bu sırada Vietnam’da birçok kadro devrimci faaliyetler için eğitilmişti. Açıkça görülüyordu ki, Hindiçini Demokratik Cephesinin güçlü hareketi, 1945 Ağustos devriminin bir provası olmuştu.


ULUSAL KURTULUŞ HAREKETİ VE AĞUSTOS DEVRİMİ ( 1939-1945 )

Eylül 1939 da ikinci dünya savaşı patlak vermişti. Hindiçinideki Fransız sömürgecileri, parti önderliğindeki devrimci hareketi insafsızca bastırdılar ve faşistlerin saldırgan savaşları uğruna bütün insan gücünü ve zenginliklerini gözü dönmüşçesine ele geçirerek, genel seferberlik ilan ettiler. Legal faaliyetlerin artık olanağı kalmamıştı. Legal ve yarı-legal faaliyetler içinde olan parti kadroları ve organları tam zamanında yer altına geçme talimatı aldılar. Birçoğu köylere giderek, oradaki halkın yardımı ile çalışmalarını sürdürdüler. Hem de, köyde ve şehirde devrimci hareketi hızla geliştirmeye devam ettiler.

Kasım 1939’da, parti merkez komitesi, parti genel sekreteri Nguyen Van Cu’nun, Le Duan’ın ve bazı diğer yöneticilerin katıldığı altıncı oturumu topladı. Bu toplantıda, Ulusal kurtuluşun, Hindiçini devriminin en önde gelen görevi olduğunu önemle belirterek; toprak devrimini sürdürme sloganının bir kenara bırakılmasına karar verdi ve yüksek toprak kirasına, fahiş faizlere karşı çıkan ve sömürgecilerin, hainlerin elindeki toprakların köylülere dağıtılmasını öngören bir siyaset benimsendi. Bu siyaset, emperyalistlere ve onların uşaklarına karşı çıkan herkesi harekete geçirecek olan ve toprak sahibi sınıfın ilerici unsurlarını kazanan Hindiçini Antiemperyalist Ulusal Birleşik Cephesini genişletecek olan bir hedefe sahipti.

Komünist Partisinin merkez komitesinin altıncı oturumu, strateji yönünde doğru bir değişiklik kaydetmişti. Ulusal kurtuluş meselesini bütünüyle yeniden ele aldı ve Hindiçini halkları ile emperyalist saldırganlar arasındaki çelişmenin Hindiçinideki ulusal ve demokratik devrimde temel iki çelişmeden birini meydana getirdiği sonucuna vardı; ulusal kurtuluş hareketi dünya devrimci hareketinin ayrılmaz bir parçası idi.

Fransa kısa süre sonra, faşist Hitler orduları tarafından işgale dildi. Japon faşistleri bu durumdan yararlanarak, Hindiçiniyi istila ettiler. Fransız sömürgecileri Japonlara teslim oldu, fakat yenilmez Vietnam halkı her ikisi ile de savaşmak üzere harekete geçti.

Eylül 1940 da, Bac Son isyanı patlak verdi. Aynı yılın Kasım ayında Nam Ky isyanı oldu. 1941 Ocağında Cho Rang ve Do Luang’da bahriyeliler isyan etti. Karadaki ve denizdeki bu isyanlar, Vietnam halkının bağımsızlık ve özgürlük için verdiği çetin mücadelenin habercileri olarak büyük etki yaratmıştı.

Kasım 1940 da, parti merkez komitesinin 7. oturumu toplandı ve Fransız ve Japon faşistleri tarafından çift boyunduruk altında bulundurulan Hindiçini halklarının ciddi bir tehdit altında olduğuna işaret etti. Ve Partinin acil görevinin Hindiçini halklarını iktidarı ele geçirmeleri için silahlı mücadeleye hazırlamada önderlik etmek olduğu kararını aldı. Aynı zamanda Bac Son isyanı için örgütlenmiş olan ordunun muhafaza edilmesine ve devrimci bir üs kurulmasına karar verdi. Troung Chinh, Vietnam komünist partisinin genel sekreteri oldu. 13 Ekim 1940 da, Bac Son isyanı kuvvetleri, partinin önderliğindeki ilk gerilla birliklerini meydana getirdiler. Kısa bir süre sonra, bu birlik ulusal kurtuluş ordusunun üç müfrezesini oluşturdu.

8 Şubat 1941 de, Ho Şi Min, Vietnam devrimci hareketinin doğrudan yönetimini ele almak için ülkeye döndü. 1941 Mayısında, parti merkez komitesinin sekizinci oturumu Ho Şi Min denetiminde Poc Bo’da toplandı. Ülkedeki ve dünyadaki durumun derin bir incelemesi esasına dayanarak, merkez komitesi, yakın gelecekte yürütülecek devrimin ulusal kurtuluş devrimi olduğu ve halkın bütün devrimci güçlerinin namlularını Japon ve Fransız faşist saldırganlarına karşı çevirmeleri gerektiği kararına vardı. Çünkü”eğer Vietnam’ın kurtarılma anı olan bu anda başarısızlığa uğranırsa, bütün halk için bağımsızlık ve özgürlük sağlanamazsa, sadece Vietnam ve Vietnam halkı ömür boyu esir olmakla kalmayacak, aynı zamanda bir kesimin, bir sınıfın çıkarları, hiçbir zaman yeniden talep edilemez hale gelecekti.”  
Sekizinci oturumda parti merkez komitesi altıncı ve yedinci oturumlarda, ulusal kurtuluş meselesi üzerinde alınan kararları düzelterek geliştirdi. Bu meseleyi, her Hindiçini ülkesi çerçevesinde ele almaya ve halkın çeşitli tabakalarında ulusal kurtuluş birliklerinden oluşan Vietnam Kurtuluş Birliği(  Viet Minh) kurmaya karar verildi. Çeşitli tabakalardan oluşan ulusal kurtuluş birlikleri şunlardı; ulusal kurtuluş işçilerinin birliği- ulusal kurtuluş ordu mensupları birliği-ulusal kurtuluş kadınlar birliği-ulusal kurtuluş ihtiyarlar birliği—ulusal kurtuluş rahipler birliği vb.
Çok esnek bir siyaset benimsendi. Amaç düşman saflarını bölmek, ülkeyi ve halkı kurtarmak için harekete geçirilebilecek bütün kuvvetleri seferber etmekti. Devrimci üsler kurulmasına, silahlı kuvvetler tesis edip, geliştirilmesine, her yönde devrimci çalışmanın hızlandırılmasına, iktidarı ele geçirmek için girişilen mahalli ayaklanmaya hazırlanılmasına karar verildi.
Merkez komitesine başka üyeler de seçildi. Parti merkez komitesinin sekizinci oturumu kararı ve Ho Şi Min’in merkez komitesi toplantısından sonra yayınlanan çağrısı, bütün partiyi ve bütün Vietnam halkını harekete geçirdi. Merkez komitesinin bu tarihi toplantıda aldığı ve kesin olarak parti tarafından bizzat yürütülen tedbirler ve kararlaştırdığı politikalar,1945 Ağustos devriminin zaferine yol açtı.

Japon ve Fransız faşistleri, Hindiçini’de çelişen menfaatler güdüyorlardı, fakat Vietnam devrimini ezmede aynı derecede kararlıydılar. Halkı amansızca baskı altına aldılar ve katliamlar yaptılar. Yurtsever savaşçıları öldürdüler ya da sürgüne gönderdiler. Viet Minh programı Vietnam halkının bağımsızlık ve özgürlük arzularını tamamen karşılayacak bir programdı. Bütün yurtsever Vietnamlılar, bu programı uygulamak için ellerinden geleni yaptılar. Viet Minh, bütün bu açık baskılara rağmen gelişmeye devam etti.

İşte bu sırada, anti-faşist birleşik güçler bazı zorluklarla karşılaşmalarına rağmen, Alman, İtalyan ve Japon faşistlerinin eninde sonunda birbirlerine gireceklerini ve Vietnam halkının kesin olarak bağımsızlığını kazanacağını berrak bir şekilde görebiliyorlardı. Vietnam halkının geleceğine olan bu sarsılmaz inanç Viet Minh tarafından bütün halka aşılanmıştı.

1943 te, kurtuluş hareketi köylerde oldukça güçlendi, fakat şehirlerde ve özellikle öğrenci ve aydın hareketinin pek görülmediği büyük şehirlerde zayıf kalmıştı. Parti, Viet Minh cephesini genişletmek için somut tedbirler almaya, şehirlerde hareketi hızla geliştirmeye ve Vietnam sanatkârlarını ve aydınlarını Viet Minh cephesinin bir üye örgütü olan Ulusal Kurtuluş Kültür Birliği’ne çekmek için bir Vietnam kültür programı hazırlamaya karar verdi.

Partinin ve Viet Minh cephesinin illegal yayınları, Japon taraftarı eğilimleri, Japon kuvvetlerine güvenmeyi, Japonlarla barışçı görüşmeler yaparak iktidarı ele geçirme hayallerini mahkûm etti; saldırgan ve sabotajcı Troçkistlere, anti-bolşeviklere karşı savaş açtı, bölünme ve particilikle mücadele etti. Bütün bunlar, partinin ve cephenin bütünlüğünü ve tekliğini pekiştirecek, partinin Vietnam devrimindeki önderliğini güçlendirecekti.

Ağustos 1944 te, Ho Şi Min, şartların henüz olgunlaşmadığı gerekçesiyle Cao Bang-Bac Can- Lang Son halkının isyanını erteleme emri verdi. Parti daimi kurul komitesi de 11 Kasım 1944 de Vu Nhai-Dinh Ca’da zamanı gelmeden güçlerimizi açığa çıkaran, küçük burjuva bir nitelik taşıyan silahlı ayaklanmayı çok ciddi bir şekilde eleştirdi. Aynı zamanda parti, hareketi hızlandırmak için daha yüksek mücadele biçimlerinin gerektiğine de, işaret etti.22 Aralık 1944 de, Cao Bang’da Von Nguyen Giap’ın komutasında Vietnam Kurtuluş Ordusu Propaganda Birliği kuruldu. Bu birlik, Ulusal Kurtuluş Birlikleriyle birlikte, siyasi mücadele ile bütünleşen silahlı mücadeleyi yoğunlaştırdı.

O sırada Sovyet ordusunun karşı saldırısı, büyük zaferler kazandı. Alman faşistlerinin kaderi belli oldu. Pasifik bölgesinde ise Japonlar ümitsiz bir durumdaydılar.

Japonların Hindiçini üzerindeki Fransız hâkimiyetini yıkmaya hazırlandığını bilen parti daimi komitesi 9 Mart 1945 de harekete geçmek amacıyla genişletilmiş bir konferans düzenledi. Partinin önceden tespit etmiş olduğu gibi, Fransa ile Japonya arasında savaş patlak vermişti. Müttefik kuvvetler Hindiçiniye ayak bastığında, arkadan vurulma tehlikesini ortadan kaldırmak için Japon faşistleri 9 Mart 1945 te bir darbe yaparak Fransızları alaşağı ettiler ve Hindiçiniye sahip çıktılar. Bu şartlar altında Parti daimi kurulu komitesi’nin genişletilmiş konferansı, bu darbenin ciddi bunalımlara yol açacağını ve bunun sonucu genel bir ayaklanma yolunda şartların hızla olgunlaşacağını tespit etti. Konferans” Fransızları ve Japonları ülkemizden atalım “sloganı yerine,”faşist Japonları ülkemizden atalım” sloganını kabul etti. Ve ulusal kurtuluş için ve genel ayaklanmayı hazırlamak için Japon faşistlerine karşı güçlü bir hareket başlattı. Şartların elverişli olduğu bölgede gerilla savaşına ağırlık verildi ve mahalli idare yıkıldı. Genel bir ayaklanma için hazırlıkları hızlandırmak ve kıtlık kurbanlarını bir ana önce kurtarmak için konferans,” pirinç depolarını el geçir, halkı açlıktan kurtar” kampanyası için kitleleri seferber etme kararı aldı. Konferansın sonuçları ve kararları somut tedbirler getirdi ve parti daimi kurul komitesinin tarihi bir talimatı olan “Japonların ve Fransızların birbirine ateş açtığı bir sırada bizim hareket tarzımız” 12 Mart 1945 te yayınlandı Tam sırasında yayınlanan bu talimat, mahalli parti örgütlerinin inisiyatif ruhunu geliştirdi.
Martın sonundan itibaren, Vietnam devrimci hareketi artan bir güç haline geldi ve bir çok bölgede mahalli ayaklanmalar oldu.

Gelecek genel ayaklanma için faal hazırlıklar yapıldı. Nisan 1945 parti daimi kurulu Tonkin Devrimci Askeri Konfederasyonunu topladı. Parti genel sekreteri başkanlığındaki konferans, bütün silahlı kuvvetleri Vietnam Kurtuluş Ordusunda birleştirme kararı aldı. Silahlı savunma birlikleri ve savunma savaşı grupları düzenlendi,askeri ve siyasi kadrolar yetiştirmek için kısa süreli okullar açıldı. Haziran 1945 te altı Viet Bac eyaletinden meydana gelen bir kurtarılmış bölge kuruldu. Her seviyede devrimci hareket komiteleri kuruldu ve önemli Viet Minh politikaları uygulanmaya başlandı. Kurtarılmış bütün bölge ,ülkenin başlıca devrimci üssü haline geldi; ilerde Vietnam Demokratik Cumhuriyeti olarak gelişecekti.

Vietnam halkı,faal olarak genel bir ayaklanmaya hazırlanırken,Bac Bo’da ve Trıng Bo’nun kuzeyinde korkunç bir kıtlık baş gösterdi. İki milyon Vietnamlı açlıktan öldü. Bu,Japon ve Fransız faşistlerinin sömürü ve savaş provokasyonu siyasetinin en felaketli sonuçlarından biriydi. Kitlelerin,pirinç depolarını ele geçirme ve halkı açlıktan kurtarma yolunda seferber edilmesi ,halkın en acil ihtiyaçlarına cevap verdiğinden, bu ,mücadele ve ayaklanma hareketini hızlandırdı.,halkı silahlı ayaklanma ve iktidarı ele geçirme yolunda eğitti.Halkın devrimci ruhu büyük çapta gelişti. Devrimci hareket sadece işçileri,köylüleri, küçük tüccarları, küçük mülk sahiplerini,öğrencileri ,hükümet görevlilerini değil,aynı zamanda ulusal burjuvaziyi de ve bazı küçük toprak ağalarını da harekete geçirdi. Ulusal kurtuluş örgütleri,savunma birlikleri,hemen hemen bütün köylerde ve hatta büyük şehirlerde ayaklandılar. Ülkeyi boydan boya bir siyan havası sardı.

Bu arada,ikinci dünya savaşı sona eriyordu. Alman ve İtalyan faşistleri silahlarını bırakmıştı,Japon faşistlerinin de sonu gelmişti.

8 ağustos 1945 te,Sovyetler Birliği Japon faşistlerine karşı savaş ilan etti. Birkaç gün içinde Sovyet silahlı kuvvetleri Kuzeydoğu Çin’de mevzilenen kırık dökük Japon ordularını ezdi. 15 Ağustos 1945 de Japonlar Sovyetler Birliğine ve diğer müttefik kuvvetlere kayıtsız şartsız teslim oldular.

13 Ağustos 1945 de parti,Tan Trao’da genel bir ayaklanma ve Viet Minh’in toplandığı halk komitesine katılma kararı almak için ikinci ulusal kongreyi topladı.
16 Ağustos 1945 de,Tan Trao’da toplanan halk komitesi,Viet Minh tarafından tespit edilen 10 ana siyaseti benimsedi,genel ayaklanma için emir verdi ve ulusal kurtuluş merkez komitesini yani Başkan Ho Şi Min önderliğindeki hükümeti seçti. Bu tarihi kongrede Vietnam Komünist Partisi, en doğru politikayı ileri sürmüştü. Müttefik kuvvetler Hindiçiniye ayak basmadan önce, iktidarı ele geçirmek için halkı genel ayaklanma için seferber etmek; Japon birliklerini silahsız bırakmak; Japonlar’dan iktidarı almak ve Japon kuklalarını ülkeden kovmak ,sonra da ,kendi ülkelerinin efendileri olarak,müttefik kuvvetlerinin Vietnam topraklarına girmesine izin vermek.

Japonların teslim olduklarını bildiren haberler bütün ülkeye yayılmıştı. Haberleşmedeki bazı zorluklardan dolayı ,bir merkez komitesi üyesi ayaklanma emrini öğrenememişti,ancak o bölgelerde ki parti önderleri ,”Japonların ve Fransızların birbirlerine ateş açtığı bir sırada ayaklanma talimatına kendi inisiyatifleri ile uymuşlar,ayaklanma için şartların elverişliliği şartını göz önüne alarak,tam zamanında kitleleri ,Japonların teslim olmasından hemen sonra iktidarı ele geçirmek için ayaklanma yolunda seferber edebilmişlerdi.

19 Ağustos 1945 de,Hanoi’deki başarılı ayaklanmanın bütün ülke üzerinde tayin edici bir etkisi olmuştu.13 Ağustosta da Hue’de başarılı bir ayaklanma olmuştu.,25 Ağustosta Saygon’da bir başarılı ayaklanma daha oldu. 11 gün içinde bütün eyaletlerde genel bir ayaklanma başladı.

Bütün bunlar Ağustos devriminin başarısına yol açtı.

2 Eylül 1945 de, başkent Hanoy’da,başkan Ho Şi Min,Geçici Hükümet adına kurtuluş bildirisini okudu.Vietnam halkına ve bütün dünyaya Vietnam Demokratik Cumhuriyetinin doğuşu haberini verdi. Vietnam halkının tarihinde yeni bir çağın,Vietnam halkının kendi ülkelerinin efendisi durumuna geldiği,yeni bir çağın açıldığını müjdeledi.

Ağustos 1945 devrimi,bir ulusal kurtuluş devrimidir. Vietnam’da Vietnam Komünist Partisi önderliğinde ,halkın ulusal demokratik devrimi yolunda atılan tayin edici bir adımdır. Bu devrim, Vietnam halkı üzerinde yüz yıldır süren Fransız sömürgeci boyunduruğunu yerle bir etti. Bu devlet,Vietnam halkının bağımsız ve demokratik devleti,Güneydoğu Asya’da ilk işçi-köylü devleti oldu.

Ağustos devrimi,kuvvetli bir halkçı karaktere sahipti. Kitleleri bütün ülke çapında bir ayaklanma için seferber edebildi. Gerici unsurları hareketsiz bıraktı. Vietnam’ın emperyalist kuvvetler tarafından çevrili olduğu bir sırada Vietnam halkının kendine güven ruhunu daha yüksek bir seviyeye çıkardı. Viet Minh Cephesinin “ Kurtuluşumuzu kendimiz gerçekleştirmeliyiz” ilkesini ciddiyetle korudu,proletarya devriminin Fransa’da başarıya ulaşmasını beklemeden ,dışarıdan gelecek yardıma bel bağlamadan harekete geçti.

Vietnam halkının ,Vietnam Komünist Partisinin önderliğinde gerçekleştirdiği ve zafere ulaştırdığı 1945 Ağustos devrimi,sömürge ve yarı-feodal bir ülkede zafer kazanmış olan işçi sınıfı önderliğinde,kitlelerin genel silahlı ayaklanmasıyla ,silahlı mücadelenin kitlelerin çeşitli mücadeleleriyle akıllıca bütünleştirilmesiyle iktidarı ele geçirmek ve halk rejimi inşa etmek yolunda örnek bir ulusal kurtuluş devrimidir.
Bu devrim,emperyalizmin sömürge sistemini en zayıf anında vurdu ve bu sistemin yıkılmasında büyük katkıda bulundu.

Ho Şi Min,Şubat 1951 de,partinin ikinci ulusal kongresine sunduğu siyasi raporunda, Ağustos devrimi hakkında şunları söylüyordu; “ Sömürge ve yarı- sömürge haklarının tarihinde ilk defa 15 yıllık bir partinin devrime başarıyla önderlik etmesi ve bütün ülkede iktidarı ele geçirmesi,sadece Vietnam emekçi sınıfının ve halkının değil,diğer ülkelerdeki emekçi sınıfların ve ezilen halkların da gurur duyacağı bir şeydi.”

Evet, bu anlatılanlar,Vietnam halkının ulusal kurtuluş savaşının,yani Vietnamlı komünistlerin ve onların partisinin önderliğinde işçi sınıfının ve özellikle yoksul köylülerin özverili mücadelesiyle sayısız güçlüklere ve acılara rağmen ve neredeyse Vietnam halkının tamamını bu mücadeleye katarak,sömürgecileri yerle bir etmesini ve işbirlikçilerini iktidardan alaşağı ederek ülkeden kovmasını ve dahi bu mücadele sırasındaki her türlü sağ ve “sol”  engelleri tarih önünde mahkûm etmeyi başarmasının kahramanlıklarla dolu hikâyesini dile getiren bir özet tarih çalışmasıdır.

Ve mücadelenin sonu değildir. Mücadele belki de yeni ama daha deneyimli ve güçlü olarak başlayacak, hem Kuzey Vietnam’da sosyalist inşa mücadelesi verilirken,hem de Güneydeki Vietnam halkının kurtuluş mücadelesi için bu kez ABD emperyalizmine ve onun güneydeki kukla hükümetine karşı amansız ve çetin bir şekilde yürütülecek olan savaşa da önderlik edecektir.

Bunu da belki başka bir zaman,başka bir deneyim yüklü kahramanlık hikâyesi olarak aktarma fırsatım olabilir ama buraya kadar aktardıklarımın sadece satır aralarında veya ana başlıklarında değil, birbiri arkasına dizilen bütün cümlelerinde paha biçilmez deneyimler yüklü olduğunu,bu günün tarihsel koşullarında,bu koşulları doğru değerlendirmekte zorlanarak ,sözde bir ulusun veya halkın kurtuluş mücadelesine destek veriliyor yaklaşımları ile emperyalistlerin çıkarlarının çukuruna doğru savrulduklarını anlamaları,görmeleri ve tarihsel bir yanlıştan dönmeleri için önemli perspektifler açan bir tarihsel deneyim olduğunu hatırlatmak istiyorum.

Böylece,dünyanın paylaşılmasında en önemli ve bundan hiç vazgeçmeyecek olan baş aktörün ve ilk fırsatta birbirine girecek olan müttefiklerinin Vietnam’da da ,bu gün bu coğrafyada süregiden paylaşım savaşında da,yani bölgesel emperyalist savaşta da,yani emperyalist ülkelerin kendi coğrafyalarından kilometrelerce uzaktaki işgallerinde,ilhaklarında ve bölüp parçalama operasyonlarında da,baş aktör ve müttefiklerinin yine aynı olduğunun , onlarla uzlaşarak, işbirliği yaparak ulusal kurtuluşun ve elbette sosyal kurtuluşun mümkün olmadığını çok acı deneyimlerle tarihin gözler önüne serdiğinin ,Vietnam ulusal kurtuluş devriminin başarıya ulaşmasındaki en önemli iki ilkenin, ``Vietnam’ı ulusal kurtuluşa götürecek tek yol proletarya devrimidir``  ve ”kurtuluşumuzu kendimiz gerçekleştirmeliyiz” şeklindeki ilke olduğu gerçeği ile birlikte hatırlanmasının ,buna göre akılların başlara devşirilmesinin zamanının geçmek üzere olduğunun tarihsel öneminin vurgusunu da yapmış oluyorum.  

Bu vesile ile Bir parça hümanizmden,bir parça insan haklarından,bir parça edebiyattan,bir parça ilişkileri geniş tutma eğiliminden meydana gelen ve sürekli olarak ille de “demokrasi” veya “demokratikleştirme”  diye tutturmayı en pahalı hüner belleyen ve özellikle de her türlü sınıfsal nabız yüksekliğinin baş göstereceği ve gösterdiği yerlere yerleşen,düşünce tarzının,devrimcilikle veya sosyalistlikle veyahut da komünistlikle ilgisi olmadığını,hatta devrimci-demokratlıkla da ilgisi olmadığını ; ancak,bazı çevrelerce,en yeni ve en gelişmiş düşünce sayılmakta ve model yapılmaya çalışılmakta olduğunu; Yüce gök’ün bu tür modellerden hepimizi korumasını dilediğimi;  Bu modeller çoğaldıkça toplumsal yaşamda bir demokratikleşme olmayacağını ama daha çok toplumsal yaşamı, tarihin ilerleme çizgisinin hareketini göz önüne alarak ve devrimci bir yolla ilerletmenin ve dönüştürmenin mümkün olamayacağını;  Çünkü bu modeller yayıldıkça,toplumu,özellikle de bu modellerin kuyruğuna takılan toplumu kangren gibi sardıkça,bir muğlâklaştırma,bir pasifleştirme ve bir deforme etme süreci ile toplumu ve ondan önce toplumda aydın sıfatını taşıyanları içten içe çürüteceğini, kendi içine gelişerek ve dönüşerek, Kafkaest bir gelişim göstereceğini,karşılıklı etkileşerek,ilginç bir metamorfoz hikâyesi yaratacağını ,düşünmek için tam zamanı olduğunu vurgulamak istiyorum.

Fikret Uzun


Sayın üyemiz Fikret Uzun! Paylaşımınız yayın politikamıza aykırı bulunmuştur!

Fikret Uzun
15.10.2011 12:11:53
Facebook Paylaş
 
  
 
lavaracı yazarlar
 
Son 5 yorum
4 yorum yapıldı 
#4   Fikret Uzun 20.10.2011 13:06:54
 Nefise hanımefendi,

Ben dediklerimin arkasındayım ve bu da size vereceğim yeni yanıtın daha önce söylediklerimin tekrarı olacağını göstermeye yeter Ama ben ,“fazla söze gerek yok” demeden, kimi yeni veya netleştirici ifadelerle sizi aydınlatmayı ihmal etmeyeceğim.

Öncelikle emek ve birikim üzerine bahşettiğiniz değer için teşekkürlerimi arz ederim. Ancak,“Beni bağlayan tarafı nihayet insan haklarına, demokrasiye ve edebiyata inanlardan köpek gibi korkulduğu hatta en çok M-L teoriden bahsederken ironi de yüce gök’e yakarışın teorinin önüne geçmesidir benim için şaşırtıcı olan.” Diyorsunuz ki, ben Burayı pek anlamadım, birincisi, insan haklarına, demokrasiye ve edebiyata inananlardan kim korkuyormuş bilmiyorum, diğer yandan bu korku varsa, edebiyata, insan haklarına, demokrasiye inanmayanlar mı var? Yani bu temelde inananlarla, inanmayanlar arasındaki mücadelenin yansımasından mı söz ediyorsunuz. Bu mu belirliyor çelişkileri? Onu mu demek istiyorsunuz?

Peki, eğer bu temelde bakıyorsanız, sizin de başka korkularınız var ki, bu korku bir moda misli yerleştirildi, herkes vatansız işçi oldu, ABD’nin kozmopolitzminden enternasyonal kurtuluş çıkardı, karşısında olanların hepsini ulusalcı ve hatta faşist yaptı. Daha çok, Kemalizm üzerine bir korku modası yükseltildi, bu da sizin tabirinizle apoletliler, benim tabirimle yüksek komutanlar üzerinden yapıldı, şimdi en yükseklerin altındakiler yeni uyanıyorlar ve yüksek komutanların da eli mahsulü olan bir modanın farkına vardıklarını açıklıyorlar. Yani, Kemalizm mi diyorsunuz? Kemalizm çoktan bitmişti, Kemalizm 12 Eylül ile birlikte en yüksek noktasına çıktı ve oradan itibaren bizzat kendisi tarafından kendisine ihanet ederek bitirilmeye başladı ve dediğim gibi bit-ti. Ama moda devam ediyor, her taşın altında Kemalizm aranıyor. Oysa onlar yönetimi dinci akımlara çoktan teslim etmişlerdi. Ve asistanlıkları da uzun sürdü. Neden? Çünkü anlatmak yetmiyor, anlamak da gerek. Neyse imdada ABD-AB yetişti. Kriterler filan derken, artık ustalıklarını ilan ediyorlar, kim tutar bizi diyorlar ama tarihsel olarak da ekonomik ve politik olarak da eski arabalarla gidecekleri yere gidiyorlar. Hem de o kadar eski ki, bin yıllık. Bunu bir ilerleme, bir devrim sayanlar da oldu, oluyor, bu inancı da model yapmaya çalışıyorlar ve bunun bilimsel olduğunu bilimdışı yöntemlerle kanıtlamaya çalışıyorlar. Bunlar benim indimde çift inançlı sahtekârlardır, bunu hep söyledim. Ve hep Milan Kundera misli bir Mesih beklemişler gibi hazırdılar, Kundera gelince, kendi yeteneklerini bile unutup önünde secdeye vardılar.
Ve haklısınız geçmişin arabalarıyla bir yere varılmaz, ama şimdi bu da modadır ki ABD-AB nin YDDsi tam da bu modayı estiren rüzgârın adıdır. Ve ne yazık ki, o arabalara, “demokrasi “ adına, sizin de bindiğiniz görülüyor. Üstüne üstlük o arabalar atın önüne koşulmuş vaziyettedir ki, kolay kolay varacağı yere varamayacağı bellidir. Varsa bile duramayacağı bellidir. Çünkü tarihin de bir mantığı var, bu mantık, tarihin bir hızı ve bir yönü olduğunu gösteriyor, bu mantık ayrıca, bu hızın ve yönün motorunun sınıf mücadelesi olduğunu işaret ediyor, sınıf mücadelesini keskinleştirenin ise emek süreci olduğunu işaret ediyor, bu mantığa karşı duracak bir güç olmadığı, en azından son tahlilde böyle bir güç olmayacağı yaşamın içindeki doğrular ile gösterilmiş durumdadır. Bize düşen, bu doğrularla, kendi doğrularımızı sınamak ve bir noktaya getirmektir.


İkinci olarak, bu sitede yazmama onay verdiğinizden bu yana ve hep aynı tarz yazılar yazmış olmama rağmen yani onca zaman, yazdığım yazıların hangi kitleye hitap ettiği konusunda merakınız uyanmazken, şimdi aniden böyle bir merak içine girmenizin ilginçlikten öteye, manidar bir durum arz ettiğini belirtmek istiyorum.

Bunu da epeydir farklı pencerelerden baksak da, dediklerim sizin de pencerenize sığıyorken, şimdi sığmaz olduğuna; benim pencerem hala aynı açıklıkta olduğuna göre sizin pencerenizdeki açıklığın oldukça daralmış ve benim baktığım pencerenin açıklığını kaldırmaz hale gelmiş olmasına bağlamak gerekir diye düşündüğümü belirtmek istiyorum.

Dolayısıyla dünkü açıklıkla bile baktığınız yerden benim baktığım yerden gördüklerimi yansıtmamı yeterince göremezken, pencerenizin daha da daralmış olduğu anlaşılan bu gün, hiç göremeyeceğinizi anlaşılır buluyorum.

Yani haliyle sizin baktığınız yerin darlığı nedeniyle yanı başınızda duran faşizmi görmezken, yine moda olan yaklaşımla,"faşizm"i başka yerde aramanız da anlaşılır olmaktadır.

En çok ve belki de sadece,"bir parça hümanizmden, bir parça insan haklarından, bir parça edebiyattan, bir parça ilişkileri geniş tutma “eğilim”ine işaret etmemden rahatsız olduğunuz anlaşılmakta olup, bunun, gerçek sosyalistleri güvenli yollardan ayrılmak istemeyen kişiciklerden ayırmak için söylendiğini ve yıkılmış bir sosyalizme ve sonu gelen bir tarih edebiyatına rağmen, kulağa hoş gelen şirin mi şirin eklerle sosyalizm bayraklarının imal edilip, bu bayrağın altına, kapitalistlerden daha yalancı, küçük-burjuvaziden bile kaypak, ateşi görünce hemen eriyen, en küçük bir fırtınada içine girecek oyuk arayan; yani bir parça hümanizm, bir parça insan hakları, bir parça edebiyat eğilimi taşıyan ve insan olsun da çamurdan olsun demeyi en önemli sosyalist pusula belleyen kişicikleri toplayarak sosyalizm olabileceği inancını yaymaya çalışanlara işaret ettiğini anlamış olduğunuz da belli oluyor.

Öyle olmasaydı, Edebiyatı savunmaya, bu konuda engin bilgilere sahip olduğunuzu göstermeye gerek duymaz, kendinizin hangi modeli -modelleri seçtiğinizi göstermeye çalışmazdınız.

Edebiyat, ideolojik ve teorik kültürü vermenin bir aracı da olabilir, onunla bilim de yapılabilir. İkisi de oldu, oluyor. Şeyh Bedrettin destanı böyledir, Defoe’in Robinson Crouse’i bu temeldedir. Reşat Nuri’nin Yeşil Gece’si, Nazım Hikmet’in Yaşamak güzel Şey Be Kardeşim böyledir. Hepsi bu anlamda model olmuştur. Yakup Kadri’nin Yaban’ı aynıdır.

Bununla birlikte, Edebiyat karşı-devrimin aracı da olabilir. Oluyor ve oldu.

Bu anlamda Edebiyat eserleri de yükselişin ve düşüsün izlerini taşır. Burada insanın da yükselişi ve alçalışı vardır.

Bugün edebiyat, düşüşün izlerini taşımakta ve model bu yapılmaktadır.

Bu, bütün edebiyatçıların bu model içine sokulması demek değildir, dışındakiler vardır ve karşı-devrimin tüm baskılarına karşın direniyorlar, bu ayrı ama bu gün edebiyat ve hatta bilim karşı-devrimin kıskacı altındadır.

Nefise hanımefendi, siz beni M.Ali Aybar ile karıştırdınız herhalde, Güler yüzlü sosyalizmi icat etmiştir. O derece insancıl ve demokratik bakıyor yani. Ama aynı zamanda bütün kötülükleri, Türkiye aydınında ve bürokratında arıyor. Devleti ceberut yapıyor. Hemen bir anda hem de, şıppadanak, vahiy inmiş gibi, öylece ortaya koyuyor. Budur diyor. Budur demeyenlere kızıyor. Yanlış anlamayın, bu dedikleri ayrıdır, çok önemli işler yapmıştır. Ama işte Türkiye böyle, bir dalga gelir, meltem gibi esen bir rüzgârın tepesinde, yükselir, yükselir ve sonra birden alçalmaya başlar, en azından alçaktan esmeye başlar, sonra dalgalar yer değiştirir, daha doğrusu, yükselen dalgaya binenler, inişin içinde olmayı kabullenmezler, başka yükselen dalgalara binerler. Edebiyatta da, sanatta da ve son zamanlarda bilimde de bu böyledir, iner ve başka dalgaya binerek yükselir ama ortada ne sanattır kalan, ne edebiyat, ne de bilim.

Dalgasını, düşse de terk etmeyen yok mu, dalgasının rüzgârını hep esintide tutmaya çalışan yok mu? Elbette var ama yükselen dalga artık, yükselten dalga değildir, alçaltan dalgadır. İşte moda budur ve diğerleri model olmaktan çıkartılmalıdır. Artık alçaltan dalgaya, yükselten dalga gömleği giydirilmiştir, körü, sağırı, dilsizi yanında, bu gömleğin altında keramet olduğunu düşünenler de üstüne biner, işte moda budur. Tıpkı sizin sorduğunuz gibi, sahte bir giysidir, aydınlığı karartan ama onu tıpkı S.S.Önder’ler gibi, nurlu ışıklar suretinde gösteren giysilerdendir...

Bir de düşman yaratma modası var, politikanın hünerlerindendir, moda edebiyatla bu hüner pekiştirilmektedir. Kimi kirlidir, bilim dışıdır, daha doğrusu bilim düşmanıdır, kimi temizdir, yani bilimseldir. Meşruiyeti güçle ölçülür ve güçle kabul ettirilir ya da bilimle, bilimsel teorilerle ölçülür, başka ifadeyle maddi yaşamın bağrında taşıdığı gerçeklikleri yüzeye çıkarıp, meşruiyeti kanıtlanarak kabul ettirilir. İşte bir düzenin içinden başka bir düzenin birikip, fışkırmasının sihiri buradadır. Dalga gerçekten yüksek ise, üzerine sahte giysi giydirilmemişse, dalganın boyu, bu fışkırmaya mihmandar olur, fışkırmayla beraber hem yükselir ve hem de yükselerek fışkırmayı coşturur. Edebiyat, sanat ve bilim de yükselir ve coşar. Dostoyovskiler, Gorkiler, Turgenyevler, Çernişevskiler ve diğerleri böyle yükseldiler ve edebiyatı coşturdular. İşte insanı yükselten dalga boyu buradadır, Burjuvazinin kendi meşruiyetini kabul ettirmek için icad ettiği evrensel insan haklarını dilenecek bir insanı model yaparak değil.

İnsan, bu noktadan yükselir ama işte dediğim gibi, sahte giysili dalgalarla önü kesilir, indirilir.

Hatırlayalım, dünün ne kadar sol/sosyalist aktörü varsa, hemen hepsi, dün yükselen sol dalgaya binmişlerdir, dalgayı yükselten kendileri değildir ama en yüksek noktasında iken indirenler onlardır. Şimdi, daha önce bindiği dalga onun için düşmandır, yeni dalga ise onu “insan” yapan modeldir.

Moda işte budur. Şimdi hepsi, eskiden bindikleri dalgalarla kavga halindedir, buna kavga denmez belki de, pusuya yatmış, çelme takmaktadır. Mahir Kaynaklar’ın bile onların yanında durumları zemzem mislidir. Kim olduklarını siz de biliyorsunuz ama Orhan Pamuk’a ve Kundera’ya, edebiyatı benim gibilerden “korumak” adına arka çıkarken, gerçekte onlara da arka çıkmış oluyorsunuz. İşte moda budur ve götürdüğü yer burasıdır. Buraya gitmemekte direnenler modanın dışına itiliyor.

Siz hala edebiyatta yükselen –alçalan değer olmadığına inanmaya devam edebilirsiniz, ama ben hatırlatmak istiyorum, Türkiye’de bir dönem köycülük moda oldu. Yakup Kadriye borçluyuz. O dönem köy romanları tavan yaptı. TÖS ler bu döneme rastlar, Kemalizmin rengini taşır ama yine Kemalist yöneticilerce işlevi tamamlatılıp, dumura uğratılmıştır. MDD teorisi de bu noktaya düşer. Kır edebiyatı yükselendir. Sovyet yazınının Türkçeleşmesi de bu noktaya düşer ve Gladkov Romanı aklımdadır, Troçkist bir bakışla yazılmıştır ve Stalinin en sevdiği romandır ama görünenler yazılmıştır ve aktarılanlar bizdeki kız çocuklarını ve erkek çocuklarını önemli oranda etkilemiş, neredeyse içine almıştı. Kız çocukları erkek Fatmalaşmış, erkek çocuklarımız ise parkasız dolaşmaz olmuştur. Devrimcilerinden söz ediyorum, her halde anlamışsınızdır. Benim bile parkam vardı, neredeyse onunla yatacaktım, âşık olmuş gibiydim, çıkarırsam çıplak kalacağıma inanıyordum. Sazın sesi ve ustaları moda olmuş, o moda olunca, batı müziği küçük-burjuvaca ilan edilmişti. Saza da düşman olduğumu sanmanızı istemem, yanlış anlamamalısınız, yaptığım bir tespittir, yükselene ve alçalana işaret ediyorum.

Nefise Hanımefendi, sanat ile bilim aynı işleve sahiptir, ikisi de başka yollarla olsa da gerçeği vermek durumundadır. Eğer gözlemlerimize takılıp, yüzeydekilere saplanırsak gerçeği vermemiz mümkün olmuyor. Gerçek yüzeyde değildir, bu anlamda görünende gerçeği aramak bilimsel olmuyor. Gerçeğin aranacağı yer derindedir, özdedir. Marks bunun için şu ünlü sözü söylemiştir; “ eğer görünen ile öz aynı olsaydı, bilim olmazdı.” yeterince açık değil mi? Ve bu sözü Marks dediği için, gerçeğin hikâyesi budur demiyoruz. Marks o sözü söylemeseydi de gerçek budur.

İşte bu nedenledir, Engels Zor teorisine açıklık getirirken, Daniel Defoe’in Robinson Crusoe’una ve Cuma’sına değinmeyi gerekli bulmuştur, görünenin, özü vermediğini göstermiştir.

Demek ki yüzeyde gördüklerimizi yansıtmakla sanat veya bilim yapmış olmuyoruz. Demek ki gerçekçilik, edebiyatın en önemli besini ama yüzeydekilerle bu besini yakalamak mümkün olmuyor. Derine inmek ve derindeki özü yakalayıp, yansıtmak gerekiyor. Demek ki yaratıcılık ve yetenek gerekiyor.

Şimdi edebiyatçı, yükseklerden düşen dalganın, geride ve dipte çakıl taşı misli bıraktığı tortulardaki yeniden yükseltecek rüzgârın esintisini görebilmelidir. Bu daha önce görülemezdi, çünkü çakıl taşları sonsuz bir uykuya yatmış gibiydi ve çok uyudular, kimilerini üzerinden esen başka dalgalar aldılar götürdüler ve yükselterek biçimlendirdiler, kimisinin cevheri söndü, beş taş oynayan çocuklara oyuncak misli, gerçek bir taş oldu, kimisi kalp krizi geçiren bir hastanın damarlarının tepkisi ve direnmesi misli, yeni damarlarla kendini besledi, akışkanlığını düzenledi ve bir damar oldu, umudunu kendi yalnızlığında büyüterek yüzeye yansıdı, yüzeyde umut biriktirmeye başladı. İşte edebiyat, sanat, bilim bu yansımadır, bu yansımanın yansıtılabilmesindedir. Bu yine Marksın deyimiyle,”somutun zenginliğinde soyutu verebilmektir”

Şimdi somutun zenginliğinin fakirleştirilerek soyutlanmasıdır moda ve bu fakirleşmeyi sağlamak için harcanan zenginlik son derece öğreticidir. Festivallere dökülen zenginlik, hep somutun zenginliğini fakirleştirmek içindir. Buna uygun ve yatkın modellere kapı açmak, bu modayı benimsetecek kapıları açık tutup, diğer bütün kapıları kapatmak demektir. Moda açık kapıdan girmek oluyor.

Bilim ve sanatın yaşam olduğunu sizin de bildiğinize inansam da tekrarında yarar görüyorum.

Nefise Hanımefendi, Bilim ve sanatın doğruları yaşamın doğruları oluyor Bu nedenle yaşamın doğrularından, bilim ve sanatın doğrularının farklı olmasını düşünemeyiz. Öyleyse, sizin doğrunuz ayrı, benim doğrum ayrı olamaz. Nesnel olarak bu imkânsızdır, imkânında öznellik vardır. Bu,somutun zenginliğini atlayarak soyutlamadır. Zorlamayla olur ancak. Öyleyse, burada bakış önem taşıyor. Nereden ve nasıl baktığımız önem taşıyor.

Nefise hanımefendi, burada edebiyat üzerine ahkâm kesmeye çalışmıyorum, edebiyatçı da değilim ama bu benim edebiyat ve edebiyatçı konusunda, bu çerçevedeki hareketlilik konusunda bilgi edinme, araştırma yapma ve kendi bakışıma göre bir tasnifleme yapma ve üzerinde fikir geliştirme hakkımı elimden almaz. Öyleyse bu cümleleri neden kurdum, değil mi? Şundan, sizin öne çıkartmaya çalıştığınız gibi, edebiyata karşı bir garezimin de, bir korkumun da olmadığını, tam tersine değer verdiğimi ama nasıl bir edebiyat, nasıl bir sanat sorusunun cevabını zenginleştiren ölçünün gerçeklik olduğunu göstermek istedim. Görürsünüz ya da görmezsiniz, o benim dışımdadır, ben sadece gösteriyorum. Daha açıkçası, pencerelerimizin farklı olması nedeniyle sizin görmenizi beklemediğimi de söylemeliyim ama ben yine de göstermek istedim ve gösteriyorum. Siz bunun önüne de, neden? Sorusunu koyabilirsiniz, cevabı basittir, niyetim size edebiyat dersi vermek değildir, dediklerime alıcı da aramıyorum, yani dediklerim satılık değildir, hepsi tarihin hiç kapanmayacak defterinin sayfalarını yaşadığımız anın gerçekleri ile doldurmak içindir. Yani tarihe not düşüyorum. Ama doğru ve gerçeklik taşıyan notları düşmeye gayret ediyorum. Ve böylece sizi de, kendimi de netleştiriyorum. Netleşmek ayrılık getirir, önce düşünce de, sonra eylemde ayrılınır. Ama ayrılık birleşmenin en önemli basamağıdır. Ayrılık olmazsa, birleşme olmaz. Ayrı olanların, aynı olanlardan ayrılmasından söz ediyorum, böylece aynı olanların bozulması önlenir ve birleşmesinin önündeki engeller kalkmış olur. Bu, aynı zamanda safların netleşmesi ve saf tutanların tasnif edilmesi demektir. Türkiye o noktaya doğru ilerliyor. İşte derinde görünen budur, dipte kalan çakıl taşları hareketlenmiştir, yüzeye çıkıyor ve yüzeydekileri netleştiriyor. Yüzeyde gördüklerimizle, derindekileri görebilmemizi sağlıyor.

Türkiyenin temel gerçeğini görenlerle, temel gerçeğine sırtını dönüp, zorlama gerçeklerin peşine düşenler şimdi her yerde hareket halindedir, edebiyatta ve sanatta ve hatta bilimde, teoride, ideolojide hep hareket halindedir. Asıl olan bu harekete, yaşamın doğrularını verebilmektir. Bu doğrularla, kendi doğruları aynı olan edebiyat ve sanat eserleri yükselen taraftadır, bunun etrafına kümelenen insanlar da yükselen insanın fışkırmasını anlatır. Artık bu gerçekliğin üzeri örtülemeyecektir, çünkü yaşamın doğruları oldukça fazla yüzeye yansımıştır, üzerini örtmek kolay görünmüyor.
Demek ki şimdi, yükselenle alçalmış olanın yer değiştirme zamanıdır. Bu alanların hareketliliğine de yansıyacaktır. Daha önce genişletilen alanlar daralacak, darlaştırılan alanlar ise genişleyecektir. Bu kanundur, yaşamın doğruları yüzeye yansımaya başladığı andan itibaren gerçekliğin üzeri örtülemez. Ve gerçeklik bütün örtüleri yırtar atar. İşte budur yükselen insanın fışkırması. Bu fışkırmada, sizin takıldığınız sözün içindekilere yer yoktur. Onlar fışkıramaz. Onlarda fışkırmayı sağlayacak genleşme yoktur, sönüktürler ve artık alçalan oldukları apaçık ortadadır.

Ruhunu bilinciyle ortaya atanlara karşı da hassas olunması gerektiğine inanırım diyorsunuz, hassas olmaktan kastettiğinizin ne olduğu bir yana, bunlar kimdir Nefise hanım? Kundera’yı yükselttiğiniz, Orhan pamuğu yetişilemeyecek yüksekliğe koyduğunuz anlaşılıyor, başka kimlerdir bu hassas olmamız gereken modeller? Ahmet Altan mı? Latife Tekin mi? Kim?

“Sakın, ülkenize ve vatanınıza aitsiniz safsatalarına inanmayın yaşamı başka yerlerde arayın. Sizin kimliğinizi oluşturan isminiz, milletiniz, ırkınız ya da dininiz olamaz ..! ” diyor Milan Kundera
Ne müthiş bir yazar değil mi? Şu dediklerine bir bakın,“Son zamanlara kadar “bok” lafının basında “b..” olarak geçmesinin ahlaki kaygılarla hiç alakası yoktur. Bokun ahlaksızlık olduğunu öne süremeyiz herhalde, değil mi? Bok’a karşı çıkma bir metafizik karşı çıkmadır. Her gün yaptığımız dışkılama işi, yaradılışın kabul edilmezliğinin günbegün kanıtlanması demektir. Ya/ya da: Ya bok kabul edilebilir bir şeydir (bu durumda banyonun kapısını kilitlemeyelim) ya da edilmeyecek bir biçimde yaratılmışız demektir.” Bunları Kundera söylüyor.

Kundera ,”büyük yürüyüş”dediği sosyalist harekete de “bok” sıfatı yüklüyor,”bir politik kitsch’tir “ diyor.

Milan Kundera, önce insanı öne çıkartarak, sınıfı ve büyük yürüyüş dediği sosyalist hareketi kitsch yapar, solculuğu ise, kuramları büyük yürüyüş denen Kitsch’e yedirmenin adı yapar. Kundera, kendi yarattığı kahramanlarından birinin, büyük yürüyüşe bağlılığına gösterdiği kini ortaya koyarak, kahramanının, “…büyük yürüyüşün boktan( kitsch) daha ağır olduğunu kanıtlamak istediğini” yazıyor. Durmuyor, “ama” diyor,”insanoğlu böyle bir şeyi kanıtlayamaz. Terazinin bir kefesinde bok duruyordu,,ötekisinde Stalinin oğlu yatıyordu bütün ağırlığıyla. Ve terazi kıpırdamıyordu. ( Terazide yatan, Hitler faşizmine karşı ülkesini savunurken, faşistlere esir düşen ve ölen bir gençtir, ülkesine ve vatanına ait olduğunu düşünerek faşistlerle çarpışan bu genç Stalin’in oğludur) Bu genci, bokla tartan Kundera, başı dik, mücadele eden insan modelini sevmiyor. Kunderanın modeli alçalmış insandır. Eğer Kunderanın yazdıklarını bir sanat sayarsak, insanın alçalmasını erdem sayan bir sanat kolu ile karşı karşıyayız demektir. Yani Kundera’da, sınıf ve sosyalist hareket bir Kitsch’tir ve bu olurken, İnsan öndedir ama sonra Model insanın güçsüz ve alçalmış olan insan olduğunu anlıyoruz. Ve sonra da Nefise Hanım siz, yanı başınızdaki faşizmi görmüyorsunuz ve bunu görenleri Faşist olmakla suçluyorsunuz. Bu çelişki ile yaşamaya mahkûm gibisiniz.

Biraz ondan biraz bundan taşıyan eğilimlere arka çıkarak Kunderanın model insanını alkışlamış olurken, bu modeli mahkûm edenleri, buna karşı insanın yükseleninin, fışkıranının model olması gerektiğini öne çıkartanları faşistlikle yaftalamanız, yani insanı alçaltan, sınıfa ve sosyalist harekete bok sıfatı yükleyen, solcuyu ise, kuramları, bok diye nitelediği sosyalist harekete yediren olarak gösteren Kundera gibi modelleri ki A.Altan da bu mislidir, ruhunu ve bilincini ortaya koyanlar olarak gösterip, onlara saygı gösterilmesi gerektiğine işaret etmeniz, nasıl bir pencereden baktığınızı görmemiz için yeterli ipuçlarını vermektedir. Dolayısıyla ölümlüler nasıl ki, eninde sonunda ölüme mahkûm olsa da, o zamana kadar yaşamaya da mahkûmdur, sizin de, baktığınız yer, ta ki başka bir pencereye mahkûm olana kadar, başka türlü görmenize izin vermiyor.

Oysa ben, Kundera gibilere hassas olmak istemiyorum,aksine onlardan tiksindiğimi net olarak göstermek istiyorum. Ve hep dediğim bir söz vardır, sloganlaşmıştır, Tekellere kin duymadan, tekellerin düzenini benimsetenlere tiksinti duymadan kapitalizme karşı verilen mücadele sınıfsal olmadığı gibi, başarılı da olamaz. Bu beni despot veya faşizan gösterecekse, beni bağlamaz, çünkü böyle görenler, faşizmi, babasının çektiği kulağının acısına indirerek, asıl faşizmi duyumsamadığı için nerede ikamet ettiğinin de farkında olmayanlardır.

Ve benim için model yükselen insandır ve sanatın da, insanı yükseltenidir modelim. Ve insana yakışan tek düzenin işçi sınıfının kurduğu düzen olduğunu ve insanoğlunun, işçi sınıfını ve hala, öpüp de başına koyması gerektiğine inanırım, çünkü insana insanlığının zirvesine sıçrama şansının kapılarını açmak için onca acılara, zahmetlere katlanarak kurduğu düzenini de, bu düzenle birlikte kendisinin varlığını da ortadan kaldıracak tek sınıf işçi sınıfıdır. Bu anlamda en adil sınıf işçi sınıfıdır, çünkü Burjuvazinin varlığına son verirken adaletsizlik yapmıyor, kendi varlığına ve devletine de son veriyor.

İnsan haklarına gelince, Modern devlet tarafından insan haklarının tanınmasının ilkçağ devleti tarafından köleliğin tanınmasından başka bir anlama gelmediğinin çoktan tanıtlandığını hatırlatmıştım, bir kez daha hatırlatıyorum.

Fikret Uzun
#3   #Silindi# 17.10.2011 10:03:55
 Teorik konularla çok içli dışlı olmadığım için bu yazının Gün Zileli’nin yazı ve fikirlerine karşı yanıt taşıyıp taşımadığı hakkında net fikrim yok. Çok da önemli değil. Vietnam Halk Kurtuluş Savaşı hakkında bilgi içeren ve aydınlatmayı öngören yazı olarak ele aldım. Gayet emek ve birikim yansımasına da sözüm yok. Beni bağlayan tarafı nihayet insan haklarına, demokrasiye ve edebiyata inanlardan köpek gibi korkulduğu hatta en çok M-L teoriden bahsederken ironi de yüce gök’e yakarışın teorinin önüne geçmesidir benim için şaşırtıcı olan. Aksi taktirde ekonomik ve her türlü ezilen insan unsurlarının siyasallaşmayan din üzerinden politika güderek mücadeleyi engellemeyi hiçbir zaman savlamadım bu da mümkün değil zaten.

Edebiyattaki eserlere yükselen veya alçalan değerler diye bir şey olduğunu düşünmüyorum. Sadece engellenen, açığa çıkarılan, örtbas edilen, yasaklanan vb. gibi şeyler var. Popüler kültürün/kapitalizmin yoz ve metalaşan edebiyat adına çıkarılan tüketim maddeleri de mevcut. Onun dışında gerçek anlamda edebiyata hizmet eden yazarların eserlerine saygı duyulması gerektiğine inanıyorum. Ve zaten edebiyatı dikkate alanın da popüler kültür içerisinde kalmayacağını Milan Kundera gibi sistemle mesafesini belirtirken farklı düşünüşünü koyan; ha buna pasifizm dersiniz o sizin bileceğiniz iş, ruhunu bilinciyle ortaya atanlara karşı da hassas olunması gerektiğine inanırım. Gerçek anlamda bunu dikkate alan da kendini yalnız “Var Olmanın Dayanılmaz Hafifliği” gibi yapıtlara hapsetmez. Edebiyat elbette toplumdan kopuk değil devrimci mücadelenin de gerisine düşmemiştir. Bugün en sıradan bir aşk romanı da okusak o bizi farklı hayata sürükleyecek ezen ezilen çelişkisinde ayrıntıları başka bir gözlükle yakalamış olacağız belki. Fakat her edebiyat eseri de illa ki de toplumcu gerçekçi olmaz zorunda değil.

Modern devlet deyince zaten üretim araçları ve sınıflar aklıma geliyor. Yani bu ikisi arasında bağlaşık bir ilişki varsa siyasal kurutuluşla insansal kurtuluş arasında da vardır. Fakat ben insanların hür iradeleriyle kendi kurtuluşlarına müsaade etmeleri noktasında bilinçlenmesini önemserim. Yani vurguladığınız topluma göre insan kavramı her zaman işi çözmediği gibi despotik üslubunuz elbette cezp etmiyor.

İnsan haklarının tanınması kapitalizm ve şiddetli sömürü sonrası bir gereklilik ve tepki sonucu oluşmuştur. Oysa benim inancım insanın temel ve kültürel gereksinimleri noktasında her zaman haklı olduğudur. Ne feodalizmde ne de kapitalizmde genişletilmiş bir insan hakkı olmadığının bilincindeyim. Yine de burjuva toplumda oluştuğu vurgulanan insan haklarının gerisinde birçok ülke var. İnsan haklarındaki gerekli hürriyetleri arkamıza itmek bizi köleci bir zihniyetten farklı yapmayacaktır. Buna memleketimiz de dahil.

Burjuva toplumuyla insanın kendi arzusu ile koyduğu yaşam aktivitesi monarşi-kölelik noktasında yine ayrım vardır. Fakat bulduğu açıktan diktatörlüğe kayan ve kayması muhtemel sistemin yine ezilen kitleleri hırpaladığı ve sosyal haklarından mahrum bırakıldığı gerçeklikleri (mevcut) noktasında bir propaganda özgürlük savaşımı ile ilintili olduğu gibi bunu yapanlar da bu toplumsal konulara sahip çıkanlardır.

Son olarak da bu işlere kafa patlatan bir kalem olarak imzanızla karşılaştığımda veya zaman zaman okuyorum. Çünkü eleştirdiğiniz veya önyargılı olduğunuz şey de size zengin bir düşünüş sağlayabilir. Yalnız bir yazarın, bir şairin, bir gazetecinin… sevgili okuru olmak farklı bir şeydir tabiki. Yakın gelir, dikkatimi çeker takip ederim belki, fakat hiçbir şeyin pek şiddetli izcisi olmayı sevmiyorum.

Düşünceler, hisler, özlenilen yaşamlar, istenilen gelecekler; giysi değildir ki modası geçsin.
#2   Fikret Uzun 17.10.2011 00:17:05
 Öncelikle Size hitap etmemiş olduğumu şu anda,bu satırlarınızı okuyarak anlamış bulunuyorum ve bunun da ani bir gelişme olduğunu görüyorum ama şaşırmıyorum Nefise hanım.

ikincisi,son cümle ile dile getirdiklerimin ne ile veya kimlerle ilgili olduğu aynı uzun cümlede netlikle görülmektedir. Görmüyorsanız ,görmek istemediğinizi anlamak zorundayım.

üçüncüsü ,ben edebiyatın yükselen tarafı ile ilgilenmekteyim ve edebiyatın Kundera misli şişirilen ama insanı alçaltan tarafı ile ilgilenmiyorum. Çünkü ben yükselen rüzgar aşağıya indiğinde,rüzgar değiştirenlerden değilim.

Dördüncüsü, siyasal kurtuluş ile insanal kurtuluş arasında önemli bir ayrım olduğuna ve siyasal kurtuluşun özünün modern devlette olduğuna ama insanal kurtuluşun özünün sınıfların ortadan kalkmasında aranması gerektiğine inandığım için;

beşincisi, Modern devlet tarafından insan haklarının tanınmasının ilkçağ devleti tarafından köleliğin tanınmasından başka bir anlama gelmediğinin çoktan tanıtlandığını;

altıncısı,İlkçağ devletinin doğal temelinin kölelik olduğunun; modern devletin doğal temelinin ise burjuva toplumu olduğu; burjuva toplum insanının, yani ötekine özel çıkar ve bilincinde olmadığı doğal zorunluluktan başka hiçbir bağ ile bağlanmış bulunmayan bağımsız insanın, çıkara dönük emeğin, kendi öz bencil gereksinmesi ile ötekinin bencil gereksinmesine köleliği olduğunun açıklanmasının da üzerinden çok zaman geçtiğini;

yedincisi,doğal temeli işte bu olan modern devletin, evrensel insan hakları bildirisinde onu, insan haklarını, işte böyle tanımış olduğunun ve bu hakları modern devletin yaratmamış olduğunun; kendi öz evrimi ile eski siyasal engelleri aşmaya götürülen burjuva toplumun ürünü olan modern devletin, kendi başına insan haklarını ilan ederek, kendi öz köken ve kendi öz temelini tanımaktan başka bir şey yapmadığının da netlikle ve de çok zaman önce açıklandığını;

ve elbette sonuncu olarak,yüce gökün kimi koruyacağını,kime hışmını göstereceğini zamanı geldiğinde göstereceğine inandığımı ve sizin de inanmanızı önerdiğimi,kabalık saymazsanız sizin dediklerinizi ciddiye almadığım için,dahası modasının çoktan geçtiğine inandığım için ,sizin gibilerden korunmak üzere, yüce gökün koruyuculuğuna sığınmaya gerek görmediğimi belirterek,birgün hem dediklerinizi ,hem de dediklerimi hatırlamak zorunda kalacağınıza inandığımı bilmenizi istiyorum.

Az kalsın unutuyordum,bunu da not niyetine ekleyeyim izin verirseniz,benim dediklerime aniden ilgi duyduğunuz belli oluyor,çünkü ,sizdeki ani değişim nedeniyle hem ilgili ve hem de ilgisiz olmasaydanız,yazdığım uzun yazının zamanımızın Dühringliğine soyunan Gün Zilelinin yazdıklarının ayrıntılı cevabı olduğunu ve ötedenberi bu tarz yazdığımı anlamış ve hatırlamış olmanız gerekirdi. Neyse ,hepimiz insanız ve aniden olması şaşırtıcı olsa da,bazen şaşarız, hepimiz bir rüzgarın tepesine binip,en yükseklere tırmanmak isteriz ama hangi rüzgarın,hangi yüksekliğe uçuracağını kestirmek her zaman kolay olmamaktadır. Ne diyelim,kader utansın ve yeterki rüzgarımız şaşmasın...
#1   #Silindi# 16.10.2011 11:48:29
 "Vallahi Fikret Uzun bey; nasıl bir kitleye hitap ettiğinizi tam çözemedim okurlarınıza da sabır diliyorum. Ama şu son cümlelere karşılık;

Bu vesile ile bir parça hümanizmden,bir parça insan haklarından,bir parça edebiyattan,bir parça ilişkileri geniş tutma eğiliminden meydana gelen ve sürekli olarak ille de “demokrasi” veya “demokratikleştirme” diye tutturmayı en pahalı hüner belleyen ve özellikle de her türlü sınıfsal nabız yüksekliğinin baş göstereceği ve gösterdiği yerlere yerleşen,düşünce tarzının devrimcilikle, sosyalistlikle..."

Peki neyle ilgisi varmış! bence yüce gök sizin gibilerden korusun insan haklarına, edebiyata inananları...
 
 
köşe yazıları
 
 
Fidel Uçtu...
Dursun Özden
Fidel 90 yaşında
Dursun Özden
SERBEST BIRAKILANLAR Ü...
Ertuğrul Erdoğan
Kadınlar ''D...
Ertuğrul Erdoğan
Bakış ve Ses
zehra serra hacer baş
Bir Kumpanyanın Hikayesi
Ertuğrul Erdoğan
Berder- devamı 2
Hüseyin Zengin
KİTAP FUARINA BOMBA DÜ...
Ertuğrul Erdoğan
 
 
sayaç
 
 
Online Ziyaretçi: 1
Bugünkü Ziyaretçiler:131
Dünkü Ziyaretçiler:408
Sitemizi bugüne kadar
1352863 Ziyaretçi 1352863 Ziyaretçi 1352863 Ziyaretçi 1352863 Ziyaretçi 1352863 Ziyaretçi 1352863 Ziyaretçi 1352863 Ziyaretçi
Kişi ziyaret etmiştir
 

 
Destek Ver - Reklam Ver
© 2009 lavaraci.com
Kullanım Koşulları
Tasarım : Savaş Serter