Anasayfa İletişim Üye Ol
 
lavaracı radyo
 
 
Lavaracı Radyo Kapalı
  yayın akışı               istek formu
 
 
şiirler
 
 
bissürüşeyşiiri
A.Y Borke
Denizler Yandı Tanrım
Tahsin Özmen
TUTSAK ŞİİR
Dursun Özden
bozulmuş şeylerin insanı
A.Y Borke
L/eş
Sezen Akoluk
6 Mayıs şiiri
Dursun Özden
draje.
A.Y Borke
Bilmez onlar
Hüseyin Zengin
GECE
Muhsin Salman
külden merdivenler üst...
A.Y Borke
Tutulum
zehra serra hacer baş
Sohbet-i Aşıkane
Çetin Özdemir
geçici şeyler şahikası
A.Y Borke
BADEM LEME
Muhsin Salman
GİT BAŞIMDAN
Muhsin Salman
 
 
facebook
 
 
 
 
lavaracı yazarlar
 
``Kara Çarşaflı Dansöz mü?`` Dansçı O!


Dans nedir?

Çok özet tanımıyla, ritmik bir ezgiye uyumlu olarak bedenin devinmesi.
Müzik eşliğinde, bedenle yaratılan bir sanat yani…
Dansın insanlık tarihindeki geçmişi oldukça eski.
Her ne kadar günümüzdeki dans biçimlerinden çok farklı da olsa…
Örneğin, Eski Yunan’da, jimnastik ve mim dansı olarak iki türü varmış dansın.

Jimnastik dansı, adından da anlaşılacağı gibi, bedenin bütün esnekliklerinin kullanıldığı, beden hareketlerinden oluşan bir dans. Mim dansı ise, günümüzde de hâlâ mim sanatı olarak varlığını sürdüren türün özelliğini beden hareketleriyle birleştiren bir dans türü.

Jest ve mimiklerden de yararlanırmış dans eden kişi. Jest ve mimiklerden yararlanarak, belli duyguları, olayları da yansıtmaya çalışırmış izleyenlerine…
Günümüzdeki bale sanatının çıkış noktasını bu mim dansı oluşturmuş olsa gerek.

Nitekim, Ortaçağın sonlarında doğmuş bale sanatı. Doğum yeri İtalya. Oradan yayılmış diğer Avrupa ülkelerine… Rönesansın sonlarına rastlar bu yayılma süreci.

İlk doğduğu ve Avrupa’da yayıldığı yıllarda bale, şarkı, dans ve pantomimin harmanlandığı bir sanat türü. Daha sonra, bu sanat dalında da evrilmeler, değişmeler olmuş.

Günümüzün modern opera ve bale sanatlarına baktığımızda, şunu görürüz:
Bale, müzikle beden devinimlerinin buluştuğu, ne anlatacaksa, bu iki ana unsur üzerinden anlatan bir sanat dalı olarak yaşıyor. Opera ise, bale ile tiyatro arasında bir yere oturtuyor kendisini. İkisinden de farklı, ama ikisine de göz kırpan bir yanı var. Müzikle dansı buluşturduğu gibi, sözü de ekliyor buna. Ekliyor ama, tiyatroda olduğu gibi, konuşmanın yaşam içindeki hallerini olduğu gibi taşımıyor sahneye… Ezgiyle konuşuyor, opera sahnesindekiler…

Birden günümüze atladık ama, yeniden biraz geriye dönelim mi?
Çünkü, sözü getireceğimiz yer opera ve bale değil. Danstan söz ediyoruz. Edelim…

Dansın tarihsel serüveninde, 18. yüzyıl “salon dansları” dönemi olarak yer alır.
“Salon Dansları”olarak baktığımızda, 19. yüzyılda önemli değişiklikler yaşanmıştır. Yok olup giden birçok dans türünün yerine, polka, mazurka, özellikle de vals oturmuştur tahta.

20. yüzyılsa, tam bir devrim yüzyılı dans için. Her ne kadar valsin tahtı hiç sallanmamışsa da, tam bir değişim yaşanmış… Değişimin öncüsü ise tango. Yüzyılın başlarında, tango hızla tüm dünyayı sarmış. Derken, Birinci Dünya Savaşı sonrasında fokstrot, çarliston gibi danslar eklenmiş tangonun yanına…

İkinci Dünya Savaşı, müzikte cazın beşiğini de sallamış adeta. Savaşın ardından hızla yaygınlaşmış caz… Yanı sıra, ça-ça-ça, be-bop, rock and roll, twist…

Bütün bu anlattıklarım, dansın evrensel serüveninden satır başları gibi… Bizim yerel dans kültürümüzden konuşmadık daha…

Oysa, Türkiye zengin bir yerel halk dansları kültürüne sahip. “Türkiye folkloru” diye bir ana şemsiye altına toplayacağımız o kadar çok dans türü var ki…

Bırakın coğrafi bölgeleri, kentlerin, hatta köylerin bile ayrı bir dans kültürü var… Düğünlerde, eş-dost buluşmalarında, kutlamalarda pistleri dolduranların oynadıkları oyunlar bir yana, geleneği korumak için oluşturulan folklor ekiplerince yaşatılan nice oyun… Yani dans… Bunları genel olarak “halk oyunları” diye adlandırdığımızdan, dans başlığı altında söyleyince, anlaşılamayabiliyor. Yerleşmiş bir adı var çünkü, “halk oyunları”…

Onlar da dans ve Türkiye’nin zengin dans kültürünü yansıtıyor her biri… Dahası, yazımın başında anlattığım örneğin, bale, opera, tiyatro alanındaki ayrımlar, bizim halk oyunlarımıza da yansımış gibi…

Kimisi, daha çok müziğe ve vücut hareketlerine dayanıyor, kimisi, jest ve mimikleri de katıyor oyuna, kimisi tiyatroya aşık atar gibi…

Dansın uyum sağladığı müziği yaratan çalgılar farklı yalnızca. Anadolu, kendince balesini de, operasını da, kendi çalgılarıyla yaratmış gibi…

Ege’nin zeybeklerinden Orta Anadolu’nun seymenlerine, Erzurum’un dadaşlarından Karadeniz’in uşaklarına dek hepsi ayrı bir zenginlik olarak, Türkiye’nin halk dansları şemsiyesi altında buluşuyor işte…

Ayrımındaysanız, dansları anlatırken bile, Ortaçağ’dan, Rönesans’tan, Birinci ve İkinci Dünya savaşlarından söz ettim.

Çünkü, dans da toplumsal tarihin dönüşümünün bir parçası olarak biçim değiştirmiş, evrimleşmiş, değişmiştir… Başka türlü de olamazdı… Ama, dikkat ederseniz, insanlık tarihinde önemli bir yeri olan dinlerin, dansla ilişkisinden hiç söz etmedim. Yok, diyeceğimi sanmayın… Var var… Eski Mısır mezarlarında bulunan resimler bunun en belirgin kanıtı. O resimlerde, kabartmalarda dans sahneleri yok mudur hep? Öyleyse, dinin dansla hem de sıkı bir ilişkisi var. Özetle de olsa, şimdi söz edeceğim…

Platon, biraz önce andığım Mısır mezarlarındaki resimleri anarak, her dansın dinsel törenleri temel alması gerektiğini söylüyordu. Nitekim, Apollon onuruna yapılan danslardan Dionysos’la ilgili danslara dek hepsi dinsel bir törenle ilgilidir.

Hızla geçelim tek Tanrılı dinlere…

Hristiyanlıkla birlikte dans dinsel törenlerden ayrıştırılıyor. Müslümanlık’ta da bu ayrıştırma sürüyor. Sürüyor ama, başka şekillerde çıkıyor ortaya. Mevlana, Müslümanlık kültürüne yepyeni bir dans armağan ediyor. Sema dansı… Yine müzikle, figür olarak insan vücudunun bütünleşmesi… Ama, durgun, savrulan, yiten, eriyen bir bütünleşme hali… Ruhsal bir teslimiyet hali…

Batıda Hristiyanlık, dansı dinsel törenlerden dışlarken, Batı insanı, bir yandan dininin gereklerini yaşamaya çalışırken, bir yandan da bambaşka dans kültürü yaratıyor. Dinsel törenlerden ayrı, ama hep rengârenk… Baleyi, operayı, derken yirminci yüzyılda ortaya çıkan yeni dans motiflerini katıyor yaşamına…

Dans deyince ilk usa gelen, biz de de ilk usa gelen, bir erkekle bir kadının dans etmesi, Batı uygarlığının insan yaşamına bir armağanı… Bizim düğünlerimizde de, yaygındır hâlâ… Gelenekselleşmiştir artık… Hele de gelinle damadın dans etmesi, düğün töreninin doruğu değil midir?

Kötü bir gelenek mi?

Elbette hayır!

Dans, bir düğün sırasında, amatörce, o eğlencenin bir parçası olarak da olsa, profesyonelce de yapılsa, bedenin devinimleriyle bir sanat yaratmaktır. Bedeni sanata dönüştürmek…

Gelelim, dans üzerine bunca söz etmeme…

Bir erkek ve bir kadının birlikte dansı, ne güzeldir de… Doğu toplumlarında, bu birlikteliğin “günah” algısı içine yerleştirilmesiyle, bambaşka bir kültür gelişmiştir. Dansöz kültürü…

Ben sözü buraya getirmek istiyorum.

Batıda egemen olan tek Tanrılı din Hristiyanlık, dansı dinsel törenlerden uzaklaştırsa da, halkın yaşamından uzaklaştıramamıştır. Halk, kadınlı erkekli olarak dans etmiştir eğlencelerinde… Çünkü, toplumsal yaşamdan kadını dışlamamışlardır…

Doğuda ise durum farklı... Kadın, toplumsal yaşamdan dışlandığı için, eğlencelerden de dışlanmış. Eğlenceler de erkek erkeğe yapılır olmuş. Erkek erkeğe ama, dansöz oynatılarak… Yani kadın, eğlencenin paylaşanı değil aracı olarak girebilmiş bu eğlence alanlarına. Kadın ve erkeğin dansının yerini, sahnede yalnızca kadın bedeninin savruluşu ve onu izleyen onlarca, yüzlerce erkek gözü almış.

Algı da değişmiş doğal olarak… Bedenin savruluşundaki estetiğe odaklanmamış bakan gözler. Savrulan bedenin cinsiyetine, kadın olmasına odaklanmış.

Yine aynı doğu kültürünün ürünü olan köçeklerden söz etmeyeceğim, şimdilik… Yerimin sonuna geldiğim için…

Sözümü bağlamam gerek artık.

Bağ, şurada?

Ben, zaten doğal yaşam serüvenim içindeki yerini sorgulamadan yaşadığım dans üzerine düşünme gereğini niye duydum?

Çankaya Belediyesi, AnkiRock adıyla bir festival düzenledi. Babazula müzik grubunun, bu festivalde verdiği konserde, sahneye bir dansöz çıkmış. Dansözün göbeği açık ama, göbek üstünden yukarısı tamamen kapalı. Çarşafla… Böyle demek de doğru değil. Kara çarşaf, bütün bedeni örter, tepeden tırnağa… Bir tek gözler açık kalır… Dansözün de gözleri açık ama, kolları da açık. Göbeği de açık…

Bu eleştiri konusu oldu. Eleştiri diye yumuşatmış oldum. Saldırı konusu… İktidarın bin oyunla satın aldığı, sonra da “Erdoğan bülteni” haline getirdiği bir gazetenin Ankara ekinde manşet oldu:

“Kara Çarşaf Çok Kızdırdı”

Başlığının yanında, manşetteki haber ak da olsa, kara da olsa, dekoltesi fazla, çekici bir kadın fotoğrafını koymayı gelenek haline getirmiş bir ek hem de…

“İşgüzar bir muhabir”in kaleme aldığı ya da onun bilgisi bile olmadan, yazdığı haberi “tetikçi” yöneticilerinin biçimlendirmesiyle ortaya çıkan bir haber…

Babazula konserini izlemedim. Ama, gazetenin hafta içinde dönüp dönüp kullandığı fotoğrafa baktım da, yazımda özetle andığım dans serüveniyle, Doğu’nun, Batı’nın danstaki kültürel adımlarıyla birlikte yorumladım. Fotoğraftan da belli ki, bir eleştiri var, evet… Doğu kültüründeki, biraz önce andığım “sapık” eğlenme modeline eleştiri var. Kadını eve kapatıp, sokağa ancak kara çarşafla çıkmasına izin veren, ama dansöz oynatarak eğlenen kültüre bir eleştiri… Kendi kadınını kapının eşiğinden bile çıkarmak istemezken, yüzlerce aç göz olarak, sahneye çıkardığı bir kadının bedeninde yüzen gözlere eleştiri var…

O haberi yapanlar, sonra da o haberden yola çıkıp, özellikle “CHP’liliğini” vurgulayarak Belediye Başkanı’nın özür dilemesini isteyenler, politikayı, politik ahlak çerçevesinde yapan değil, toplumun değerlerini, en başta dini (rantlarını onun üzerine kurdukları için) sömürmeyi yaşam tarzı olarak bellemiş kişiler olsa gerek. Buna bir de, sos olarak, “Kumrular Sokak katliamı yeni olmuşken, doğudan şehitler gelirken”… sömürüsünü eklediler elbette…

Eski zamanlardan kalmış bir dans sırasındaki fısıldama gibi bitiriyorum yazımı ya da bir rebetin doğaçlama şarkı sözü gibi…

Dans etmek güzeldir… Bir de politikacılarımız ve güdümlerine aldıkları, besledikleri “işgüzarlar”, toplumun çatışmaya hazır yanlarını kaşımaktan çıkar ummak yerine içtenlikli olmayı öğrense… Fazlasını zaten istemiyorum, azıcık…

  Başkent Gazetesi - 1 Ekim 2011


M. Mahzun Doğan
23.10.2011 21:23:57
Facebook Paylaş
 
  
 
lavaracı yazarlar
 
yorumlar
Bu makale için henüz yorum yapılmadı !



 
 
köşe yazıları
 
 
Fidel Uçtu...
Dursun Özden
Fidel 90 yaşında
Dursun Özden
SERBEST BIRAKILANLAR Ü...
Ertuğrul Erdoğan
Kadınlar ''D...
Ertuğrul Erdoğan
Bakış ve Ses
zehra serra hacer baş
Bir Kumpanyanın Hikayesi
Ertuğrul Erdoğan
Berder- devamı 2
Hüseyin Zengin
KİTAP FUARINA BOMBA DÜ...
Ertuğrul Erdoğan
 
 
sayaç
 
 
Online Ziyaretçi: 2
Bugünkü Ziyaretçiler:16
Dünkü Ziyaretçiler:525
Sitemizi bugüne kadar
1352340 Ziyaretçi 1352340 Ziyaretçi 1352340 Ziyaretçi 1352340 Ziyaretçi 1352340 Ziyaretçi 1352340 Ziyaretçi 1352340 Ziyaretçi
Kişi ziyaret etmiştir
 

 
Destek Ver - Reklam Ver
© 2009 lavaraci.com
Kullanım Koşulları
Tasarım : Savaş Serter