Anasayfa İletişim Üye Ol
 
lavaracı radyo
 
 
Lavaracı Radyo Kapalı
  yayın akışı               istek formu
 
 
şiirler
 
 
bissürüşeyşiiri
A.Y Borke
Denizler Yandı Tanrım
Tahsin Özmen
TUTSAK ŞİİR
Dursun Özden
bozulmuş şeylerin insanı
A.Y Borke
L/eş
Sezen Akoluk
6 Mayıs şiiri
Dursun Özden
draje.
A.Y Borke
Bilmez onlar
Hüseyin Zengin
GECE
Muhsin Salman
külden merdivenler üst...
A.Y Borke
Tutulum
zehra serra hacer baş
Sohbet-i Aşıkane
Çetin Özdemir
geçici şeyler şahikası
A.Y Borke
BADEM LEME
Muhsin Salman
GİT BAŞIMDAN
Muhsin Salman
 
 
facebook
 
 
 
 
lavaracı yazarlar
 
Edebiyatta Kadın Yazar Gürültüsü

          

   “yazmasaydım delirirdim” der Sait Faik. Bir kadın için yazmak isteği ise kişiliğini, kültürünü  geliştirebilmesi, kendini ifade edebilmesi, özgürleşebilmesi açısından vazgeçilmeyen sanat dallarından biri. Güçlü olabilmek, kendisi ile tamamlanabilmek, ruhunu edebiyatla besleyebilmek kadın için ne büyük yetenektir oysa. İçinde büyüyen depremi anlatmanın başka bir şekli ne olabilir ki?  Zira gücü tüketilen, yitirilen bir varlık olmak düştü yıllarca payına. “Saçı uzun aklı kısa, elinin hamuru ile erkeğin işine karışma, kadının sırtından köteği, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin” diyen bir anlayışın, sistemin çarkları arasında insanlığını unutan kişilerin sözleri ile itilip kakıldı. Susturuldu!.. Kanayan yüreğini kimse dinlemedi. Ellerinden alınan yaşamları sürerken birçoğu daha on beşine gelmeden başlık parasına satıldı… Çocuk analar, çocuklarıyla büyüdü. Yaşlandı… Ayın rengini, çiçeğin güzelliğini fark edemeden, mutluluğun ne olduğunu bilmeden, sevilmeden, sevemeden kendi yıldızlarından habersiz bir yıldız gibi kayıp gittiler… Kayboldular!.. Esen yeli yanaklarında hissetmedi yine çoğu!.. Hiç birinin adı olmadı… Günlüğü tutulsa sayfalara sığmaz yaşamları kiminin. Bağrında dövünüp duran acıyı koyamadılar bir yere… Uzun öykülerin arasında yarım kalan düşleriyle erkek yazarların yazdıklarına konu olmaktan öte gidemediler.
    Oysa; yıllardır resme, şiire, romanlara konu edilen, uğruna cinayetler işlenen hep kadın. Kadınlarımız!.. O vazgeçilemeyen kutsal varlık… Tüm erkeklerin, çocukların anası gibi görünse de ikinci sınıf vatandaş olmaktan kurtulamayan kadın. Hepsi sandıktan payına çıkan çeyiz sayıldı. Bir yandan vazgeçilmez kılınırken, diğer yandan toplum tarafından soyutlanması ne büyük tezattır!.. Ne zordur kadın olmak. Kendi hemcinsine karşı bile kışkırtılan, rakip gören kadın dudaklarını hangi tuza bansın? Dağın dumanından, ocağın külünden nasıl kaçsındı… İçinde oturan geceyle söyleşmeden, dertleşmeden birer mağara gibi bakan gözleri geçebilir mi? Yaprağın hışırtısını duyan su fısıldar yüreğine. Toy bir yüzün aynasından kim bakabilir? Kim bilir gülüşüne sakladığı hüznü?
    Yıllarla birlikte modern sistemin getirdiği yenilikler kadın haklarını savunurken, kadınlar da sorgulamaya, verilen hakları korumaya çalıştı. Yenilenmek kadının kendi esaretini yenmesiyle başlıyordu bir yerde. Özgürlüğü buna bağlıydı… Tarihimizin ilke ve devrimlerini yaşama geçiren önderimiz Mustafa Kemal Atatürk 3 Nisan 1930 yılında kadınlara seçme seçilme hakkını kazandırırken bu özgürlüğe ilk adımı atmıştı... Toplumun gelişmesi pek kolay olmadı, olmuyor ama yetişen nesil kuşak ayrımını gözetmeksizin araştırmasını, çalışmasını sürdürmeli, kadına gerekli değeri vermelidir. Çünkü demokratik anlayışın temelinde giderek artan dalgalanmalar edebiyatı da gölgelemektedir. Esaretini yenen, bilinçlenen kadın işçi, aşçı, memur, doktor, hemşire, arkeolog derken sonunda sanata da el atması, edebiyatta yeni bir evrim, değişim oluştuğu kanısındayım. Bugün edebiyatta isim yapan pek çok kadın yazarımız artık hiç çekinmeden yazabiliyor. Belli bir kitleye hitap edecek gücü elbette ki bilgi ve birikimlerini yazarak, okura sunuyorsa, bir çağın gelişen, kültürel açıdan zenginleşen kadın yazar edebiyatın içinde deniz gibidir. Sylvia Plath “Yazıyorum, çünkü içimde susturamadığım  bir ses var.” diyor. Öyleyse kadın yazarda sürekli yazmaktan yana olmalı, edebiyatı zenginleştirmelidir.
    Hanidir; o hiç yürekleri sandıktan çıkmayan kadınlarımız… Yabancısı mıydı tabiatın? Kendi değer yargılarının ışığında bugün birer iftarımız olmaları kendi cesaretlerini bulmasıyla olmuştur. Artık bir şeyler söylemenin, anlatmanın zamanıydı işte. Oya Baydar’ın dizeleri ne kadar gerçekçi bu anlamda., “çağın şiddeti seni her yerde bulur/ kendi adasıdır herkesin son sığınak/ ben bin yıldır buradayım; mechul ve kaçak” Evet; kadın çağın her türlü şiddetini yaşıyorken yine kendine sığınmakta buluyor teselliyi, huzuru, güveni. Böyle yaparken yazdıklarına sığınıyor bir anlamda. Aile içi sorumluluğu ve sanattaki sorumluluğunu ayrı tutması yazdıklarına farklı boyutlar, renkler getirdi. Avdan dönen avcının övündüğü vurduğu kuştur ne yazık ki!.. Kadının övündüğü ise yaratmaya çalıştığı eserdeki hakikattir. Dolayısıyla açtığı her kapıya yüzünde maskesiz girmek en beğendiği güzelliği oldu... Şiir, roman resim, öykü içinde bulunduğumuz kadın yazar döneminin yeni türküsü. İyinin, kötünün dürüstçe dövüşebilen insanların üzerinden geçen temiz ayaklar…Dimdik bir duruşu ağlayan söz yazdıkları!..
    Çok kez düşünmüşümdür!.. Ufkunu saran yalnızlığı mı yoksa, yazma sevdası mıdır kadını yazmaya  iten? Yoksa yüzyıllardır ataerkil bir toplumun kendine layık gördüğü, dayattığı, önce kılık kıyafetinden başlayıp bir odanın içine hapsettiği, ona biçtiği rollerin dışına çıkmaya izin vermeyen ortaçağ yazgısından usanıp… feminizmleşiyor mu? diye de düşünebiliriz. Zira sular; artık hep aynı nehre akmaktan yoruldu… Usandı toprağa düşüp ölü kadınların rahmini örten yaprak!.. Oysa dün; her kadının yüreğinde unutulan yaranın gözleri olmak istemedi kimse. Havada,  yerde, sokakta adı eğreti diye bilinen kadındı. Bütün pencerelerin perdeleri kapatılırken, kirpiklerinde kara bir çağın gölgesi duruyordu. Bugün isyan, belki de direniş yazmada ki duruşu? Her kadın yazar kendi bilir içindeki söküğü!.. Kimse kimsenin içindeki söküğü dikemeyeceğine göre… Her kadın kendine ağıttır. Baharı, yazı hep bir öyküde biten zamanı kim yazabilir kadın kadar? Hüznü yüzündeki kederi keser, gençliği virane şehirlerde kaybolur… Sonunda doğduğunu da unutur her kadın.
    Çocukluğu, genç kızlığı, kadınlığıydı derken o hiç akla gelmeyen nasıl oluvermişti, nasıl bir yazar kimliğine sarılmıştı kadın? Mümkün müydü kapıdan dışarı uzanmak? Ya o eteklerine dizilen istemeden doğurduğu çocuklara kim bakacak?  Hey benim eli yanı başından hiç kalkmayan kadınım. Okul yerine odalara kapatılan kızlar!.. Soyundan öte yol var daha gidilecek. Bu dil yarasını kapatmak bir çağa inen tokadı unutturabilir miydi? Ya da ellerindeki nasır izlerini kalemle yok edebilir miydi bunca yazdıkları. Doğurma hakkından başka hak verilmeyen kadın, gecenin bile dinlendiremediği yorgun yalnızlığı hırpalanırken dağ kadar kadın oluyordu oysa. Kendisi için bir ders!.. Ne diyordu bir şiirinde Gülten Akın,  “Bir gün birileri öte gecelerden/ Islık çalar yanıt veririz” İşte o ıslık 19. yüzyılda duyulur ilk kez.  Dönemin kadın yazarları yazdıkları şiir, roman manzume gibi eserlerle seslerini duyurmaya başlar. Bunlardan roman yazarımız Fatma Aliye Hanım “Fransız yazarı Georges Ohnet’in, (Volonte) adlı romanını 1891’de (Meram) adıyla dilimize çevirip Bir Kadın imzasıyla yayımlayarak ilk “Türk kadın mütercim” şöhretini kazanmıştır.”  Yine o yıllarda Osmanlı Dönemi Türk kadın yazar ve şairlerinden Fıtnat Hanım, Leyla Hanım, Saniye Hanım, Makbûle Lem’an Hanım, Rüveyda Hanım devrin yetiştirdiği nadide isimlerdir. Şiir, roman, öykü her dönemde çeyizi olur kadının. Bu duygu boşalmasının kimse önünde duramaz o günden sonra…
    Kadın kendine seçtiği sanat bahçesini istediği şekilde ekip biçerek, kendi ruhunu sanatla besleyerek , bunu yaparken de edebiyata kadın rolünden seçilen yepyeni bir soluk kazandırmıştır ya, yüreğindeki umut denize, denizden okyanusa dönüşmüş, ataerkil tabularının yıkılmasında kendi isteği ile büyük rol almıştır. Kısaca aşk ve kadın hayalinin yarattığı dil tazelemiştir Türk edebiyatını. Erkek yazarların çoğunluğu bunu kabul etmeyebilir, ama farklı yetenekler sanatın hep bir erkek sembolü olmadığını ortaya koymuştur… “Aslında kadının hayallerinden korkan erkektir.”
    Yaşamın her alanında sorumluluk alabilmek, kadınların yitirilmiş haklarını kazanması, seslerini yükseltmesi, en büyük kazanım değil de nedir?. Mustafa Kemal Atatürk “Bir toplum, bir millet erkek ve kadın denilen iki cins insandan meydana gelir. Mümkün müdür ki, bir toplumun yarısı topraklara zincirlerle bağlı kaldıkça diğer kısmı göklere yükselebilsin.”derken bir gerçeği dile getiriyordu.
    Her erkek yazar gibi, her kadın yazarın meselesi oldu sanat. Beklediği yağmurların içine yağması, yetiştiği durakların telaşında unuttuğu adresler kadar kendi kültür yapısını, iç dünyasını, düşlerini, acısını, umudunu, sevgisini, inancını yazdıklarıyla ortaya çıkaran geniş bir yelpazeyi kapsıyor artık. Yabancı kaldıkları rüzgârların önünde savrulmak yerine denizin dalgalarını resmetmek, bütün kapalı perdeleri sonuna kadar açmak sanatın döllenmesi demektir… Bir kadının gülüşünde eskiyip giden ne çok şey gizlidir. İnsan yüreğinin sokakları kimine göre çok kalabalıktır. Kimine göre de adını seslenecek bir sözcük bulamazsınız. O yüzden ateşten oluşan sözcüklerin üzerinde yürümeye benzer kadınların edebiyatta ki farkındalığı. Her balkonun çiçeği birbirine benzemediği gibi, her kadın yazarın ürettiği eser de birbirinden farklıdır kuşkusuz... Örneğin, Cumhuriyet’in ilanından sonra yazdığı romanlarla büyük çıkış yapan Halide Edip Adıvar’ın “Sinekli Bakkal”ı, sinemaya uyarlanmış, filmlere konu olmuştur. Yine günümüz yazarlarından Duygu Asena “Kadının Adı Yok”, Gülten Dayıoğlu “ Sekizinci Renk”, Ayşe Kulin “Adı Aylin” Türk edebiyatında büyük bir soluktur. Adalet Ağaoğlu ise yazdığı öykü ve romanlarıyla büyük yankı uyandırdığı gibi, edebiyata yeni bir biçim kazandırdığı düşünülüyor. Belki de erkek yazarlar için bir intihardır kadın yazarların artması!..
    Fark edilmek ister kadın… Omzuna yüklenenin anısı olmak değil. Tamamlanıp güvenmek isteğidir özlemi. Bunalımlarını, sevdalarını, yaşamı imkansız kılan cinsiyetini bir öfkenin darağacında görmesi yüreğinde hep akşamüstüdür. Gülten Akın’ın “Üşümekten Değil Korku” adlı şiirinde olduğu gibi.

Yorgun savaşçılarız, yengiler eskitti bizi
Utanırız tadına varmaktan içkilerimizin
Biri bütün güneşleri toplar, vermeye bekletir
Yorgun savaşçılarız, sevgiler ürküttü bizi

Tutulmuş dağ yolları oklar ve tuzaklar
Biri dostluk adına bağışlar çirkinliğimizi
Düz yollara düşeriz yeniden oksuz ve tavşansız
Yılgın şavaşçılarız, sevgiler ürküttü bizi

     Sevginin yenilgisi olarak düşündüğüm bu şiir, şairi tarafından insanoğlunun görmek istemediği ümitsizliğine bir karşı koyuş olarak kaleme alınmıştır adeta.Ya da yılgın düşleri!.. Söylenmiş midir bilmiyorum? Kadınların cinayet saydığı şiirleri de vardır bu şiirde olduğu gibi.
    Yenilenmeyen dil şiirde, romanda, öyküde yozlaşır. Sıradan yavan bir edebiyat ürünü kendine konuşan şairlerin günlük tutmasına benzer. Aşılamayan sığ bir orman gibidir emeği… Her geçen gün yazılanlarla birlikte kadının edebiyata bakışı ve kadına bakışı birden bire kalabalıklaştı. Kimileri cinselliği içeren erotik eserlere yer verirken, kimileri de giderek toplumsal konulara yöneldi. Ölümsüz bir ideolojisi, hedefi olanlar ön plana çıktı. İster natüralist, ister feminist, ister radikal olsun yazdığı roman, öykü, şiir okuyucu adına yeni bir deyiştir. Yeni bir söylem aynı zamanda …
   Hiç susmayan bir gürültüde açılan perdeleri bazılarımız görmez çoğu zaman. Camlarda beliren bakışların sertliği veya anlamsızlığı, sesleri nasıl içine çekerse, yabancı bir evin eşyalarına dokunmak da bir kadın için ürkütücüdür. Kısacası kendi kendinin kahramanı olmakla meşguldür. Yaradılışı gereği sığındığı ne olursa olsun, kendisini her koşulda üretmeye zorlaması iyi bir yazar olmak isteğindendir. Bulduğu imgenin etkisinde taklide düşmekten kaçması erkek yazar kadar, kadın yazar içinde endişe vericidir. Asıl söyleyeceği henüz duyulmamışsa!..  Şimdi kimse konuşmasın... Tanıdık gelecek belki ama, tüketilen sevgi incitildiğinden belki de?
    Çocukluğumu bıraktığım yerde adını değiştiren kadınlar gördüm. Diyorlar ki; toprağın neden güzel koktuğunu bizden iyi bilen olmadı, adımız toprak. Sonra başka kadınlar gördüm, büyük şehirlerde, kentlerde. Anladım ki ,bir kadın kadar sus oldum!.. Neye benzediği önemli değilse de o bilemediğim sessizliği özetliyor kadın yazarın duruşunu.  Başka ne söylenebilir ki? Her kadının yalnızlığı bir diğerinden de az değil…







Döndü Açıkgöz
25.8.2013 15:05:42
Facebook Paylaş
 
  
 
lavaracı yazarlar
 
yorumlar
Bu makale için henüz yorum yapılmadı !



 
 
köşe yazıları
 
 
Fidel Uçtu...
Dursun Özden
Fidel 90 yaşında
Dursun Özden
SERBEST BIRAKILANLAR Ü...
Ertuğrul Erdoğan
Kadınlar ''D...
Ertuğrul Erdoğan
Bakış ve Ses
zehra serra hacer baş
Bir Kumpanyanın Hikayesi
Ertuğrul Erdoğan
Berder- devamı 2
Hüseyin Zengin
KİTAP FUARINA BOMBA DÜ...
Ertuğrul Erdoğan
 
 
sayaç
 
 
Online Ziyaretçi: 1
Bugünkü Ziyaretçiler:131
Dünkü Ziyaretçiler:408
Sitemizi bugüne kadar
1352863 Ziyaretçi 1352863 Ziyaretçi 1352863 Ziyaretçi 1352863 Ziyaretçi 1352863 Ziyaretçi 1352863 Ziyaretçi 1352863 Ziyaretçi
Kişi ziyaret etmiştir
 

 
Destek Ver - Reklam Ver
© 2009 lavaraci.com
Kullanım Koşulları
Tasarım : Savaş Serter