Anasayfa İletişim Üye Ol
 
lavaracı radyo
 
 
Lavaracı Radyo Kapalı
  yayın akışı               istek formu
 
 
şiirler
 
 
bissürüşeyşiiri
A.Y Borke
Denizler Yandı Tanrım
Tahsin Özmen
TUTSAK ŞİİR
Dursun Özden
bozulmuş şeylerin insanı
A.Y Borke
L/eş
Sezen Akoluk
6 Mayıs şiiri
Dursun Özden
draje.
A.Y Borke
Bilmez onlar
Hüseyin Zengin
GECE
Muhsin Salman
külden merdivenler üst...
A.Y Borke
Tutulum
zehra serra hacer baş
Sohbet-i Aşıkane
Çetin Özdemir
geçici şeyler şahikası
A.Y Borke
BADEM LEME
Muhsin Salman
GİT BAŞIMDAN
Muhsin Salman
 
 
facebook
 
 
 
 
lavaracı yazarlar
 
Ben ayılardan taraftayım, ya siz?


Ayıları bilmeyen yoktur. Henüz ana okuluna bile gitmemiş, dolayısıyla dünyamızı tanımanın henüz çok başında olan bebeler dışında…

İnsanlar, kendilerine itici gelen, kaba saba, inceliklere uzak duran insanlara da “ayı” der. Hakaret olarak, küfür gibi…

Hepimiz biliriz ki, o hakaret olarak kullandığımız ayılar, dağda yaşar. Ormanda… Dahası, ormanların iyice iç kesimlerinde… Ve yalnız yaşarlar… Yapayalnız…

Bu kısa anımsatmanın arkasından ekleyeyim. Ayı safrası, insandaki birçok hastalığa iyi geliyormuş. Mide rahatsızlıkları, sindirim bozuklukları, böbrek hastalıkları ve karaciğerle ilgili sıkıntılara birebirmiş. Çin’deki geleneksel tedavi yöntemlerinden birisiymiş bu.

Bu geleneksel inanış nedeniyle de, binlerce ayı, kafesler içinde tutuluyormuş. Cezaevinde yani… Sonra ne mi yapılıyormuş? Karınları açılıyor. Onlar uzun süre can çekişirken, safraları tüplere dolduruluyormuş. İnsanlara ilaç diye sunulmak için…

İşte, ayıların, safralarının tüplere boşaltılması için dolduruldukları bir cezaevinde, bir anne ayı, görevlilerin dalgınlığından yararlanıp kafesini parçalamış. Ondan sonra ne mi yapmış?

“Koşmuş özgürlüğüne…” demek geliyor usa… Değil. Yan kafese varmış. Orada yavrusu var. Sıkıca sarılmış ona.

Şimdi ne geliyor usunuza?

Belki, sonunun yaklaştığını sezdi ve vedalaşacak. Koklayacak onu…

İnsan ya da hayvan, fark etmez, anne, yavrusuna duyduğu sevgiyi hiçbir şeye duymaz… Sevdiği, aşık olduğu erkeğe bile…

Bu doğanın bir gerçeği…

Bundandır, “En büyük acı, evlat acısıdır” deyişimiz…

Diyelim ki, yitirilmiş bir oğulun, kızın ardından, baba da ağlar, anne de ağlar ama, anne bambaşka ağlar… Baba gibi değildir. Anne yüreğindeki yanma bambaşkadır…

Dönelim ayıya…

Anne ayı, kafesteki yavrusunun yanına koştuğunda ne mi yapmış?
Şaşıracaksınız ama, boğmuş onu. Sarılmış sıkıca ve boğmuş.

Sonra mı?

Öfkeyle duvara vurmuş kafasını. Defalarca… Kendini öldürmüş kafasını duvara vura vura... İntihar etmiş yani…

Hafta başında bir gazetede okudum bu öyküyü içeren haberi… (1)

“Hakaret etmek” için kullandığımız sözcüğün, “ayı” sözcüğünün, somut karşılığı olan bir ayının davranışıyla insanlara ne büyük bir ders verdiğini düşündüm. Öyle her okulda öğretilemeyen vicdan dersi…

Pazartesi günü beni çok etkileyen, sarsan bu haberi okuduğum gazetede, Çarşamba (18 Eylül) günü ise bir karikatürle karşılaştım.

Haber son sayfadaydı. Karikatür birinci sayfada. Sayfanın en altında…
Karikatürde kovboy kılıklı birisi, almış karşısına dört genci, sağ işaret parmağıyla tek tek göstererek komut veriyor onlara…
Kovboy kılıklının kocaman burnunun üzerinden oluşturulmuş konuşma balonunda şöyle yazıyor:

“Sen taş atacaksın, sen molotof kokteyli, sen barikat kuracaksın. Sen öleceksin.”

Konuşma bandındaki son emir tümcesini okurken kanım dondu.
İki gün önce okuduğum haberdeki ayının beni sarsan onurlu davranışının yanında, bir “insan”ın, bir “çizer”in, “vicdansızlık”ta vardığı son nokta olmalıydı bu.

Çizdiği karikatürle, annelerin gözyaşlarına hakaret ediyordu her şeyden önce… Onu da bir “ana” doğurmamış gibi…

“Eylemciler arasında iş bölümü” diye çizilmiş karikatürün altındaki imza diyecektim, imzasını atmıyor Salih Memecan. “BIZIMCITY” genel başlığı altında çiziyor karikatürlerini ve adını yazıyor yalnızca. Matbaa harfleriyle…
İmzasından karakteri okunur diye mi çekiniyor acaba?


Bu sorunun yanıtı içinde zaten de, biz karikatüre dönelim…
Karikatürün hedefi belli. Mayıs sonunda, İstanbul’daki Gezi Parkı’nda ağaçların kesilmeye başlamasıyla ivme kazanan, tüm Türkiye’ye yayılan eylemler… Gerçekte, eylemlerin özünü yansıtmayan, ama bir adlandırma kolaylığı sağladığı için “Gezi eylemleri”, “Gezi direnişi” diye anılan eylemler…

Eylemlerin özü mü?

Türkiye sınırları içinde yaşayan herkese günlük yaşamını dinsel referanslara göre biçimlendirmeyi dayatan; bu dayatmaya destek olan yandaş grupları ise ranta boğan yönetim anlayışı…

O anlayış ki, kentlerimizi, dolayısıyla insanımızın geleceğini nefessiz bırakıyor.

Bu anlayış ki, Ankara’nın akciğeri olan Atatürk Orman Çiftliği’ni (AOÇ) talan etti. O güzelim alanı yapılaşmaya açtı. Kamuoyunda “AkSaray” adlandırması yapılan Başbakanlık hizmet binası, bütün tepkilere rağmen, onlara kulak tıkayarak, dahası, sanki tepki gösterenlerin yüreklerinin sızısından zevk alırcasına yükseltildi. Bulvar geçirildi çiftlikten. Yetmedi, yeni salvolara girişildi…

Dünyanın en büyük hayvanat bahçesini yapmak için sıvadılar kolları… Elbette ayılar da olacak kafeslerin içinde. Ayılar… Seyir için…

AOÇ alanından Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) elçiliğine yer ayırtıldı sonra (AkSaray’la Beyaz Saray’ın temsilcileri yan yana olmalı diye düşünüyorlar…). Yetmedi, Devlet Mezarlığı’na açılan yola bile göz koydular. Yetmedi, bir de oraya, Başbakanlık Konutu yapmayı planlıyorlar şimdi…

AOǒde ağaç kalmayacak gibi… Sarayların, konutların önünü süsleyecek birkaç ağaçtan başka… Onları da belki plastikten dikecekler… Şu, plastik çiçeklerin benzeri ağaçlar… Yaz kış, renk değiştirmesin, hep aynı kalsın diye… Pencereden ağır, kadife perdeler çekilince, ağaçlar varmış gibi bir duygu yaratsın diye…

İşte, bütün bunlara tepki var Ankara’daki doğaya, tarihe, kent yaşamının daha canlı olmasına sahip çıkanlardan…

Onlar, bütün bu kayıplarına bir de ODTÜ ormanını eklemek istemiyorlar. ODTÜ ormanında binlerce ağacın yok edilmesine yol açacak otoyol projesine karşılar. Eylem yapıyorlar…

Bu eylemler sürerken, o eylem alanının yakınındaki Eskişehir Yolu’ndan ülkenin Başbakanı da geçiyor. Geçerken, onu “halktan koruma ordusu”nun izin verdiği kadarıyla, bir pankart görüyor. “Ayı”lar pankart açmış:

“Yol istemiyoruz, orman istiyoruz!”

Tam da, o karikatürün yayımlandığı gün oluyor bu…

Aynı gün, yanıtı veriyor Başbakan:

“Ormansa, sizleri ormanlara gönderelim, gidin ormanlarda yaşayın ama hiç olmazsa şehirlerdeki halkı rahatsız etmeyin.”

İfade, “ayıları” getiriyor usa doğal olarak…
Ayılar ormanda yaşar… Onları zorla, getirip gösteri nesnesine dönüştürmemişseniz ya da, Çin’deki gibi bir cezaevine hapsetmemişseniz…

Başbakanın bir ifadesi daha var ama… Diyor ki:

“Orman isteyenler için ormanlar bol. Ama şunu bilmiyor, yol medeniyettir. Yolu olmayanın, suyu olmayanın, medeniyeti konuşması mümkün mü?” (2)

Birden anımsıyorum, “inanmış adam” Mehmet Akif’in dizelerini…

“Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar”

O dizelerin çağrışımıyla diyorum ki, bunların medeniyeti anlaşılan “tek dişi kalmış canavar”…

O tek dişlerle kemiriliyor Gezi Parkı, AOÇ, ODTÜ ormanı…


(Başkent Gazetesi, 21 Eylül 2013)



M. Mahzun Doğan
3.5.2014 21:31:17
Facebook Paylaş
 
  
 
lavaracı yazarlar
 
yorumlar
Bu makale için henüz yorum yapılmadı !



 
 
köşe yazıları
 
 
Fidel Uçtu...
Dursun Özden
Fidel 90 yaşında
Dursun Özden
SERBEST BIRAKILANLAR Ü...
Ertuğrul Erdoğan
Kadınlar ''D...
Ertuğrul Erdoğan
Bakış ve Ses
zehra serra hacer baş
Bir Kumpanyanın Hikayesi
Ertuğrul Erdoğan
Berder- devamı 2
Hüseyin Zengin
KİTAP FUARINA BOMBA DÜ...
Ertuğrul Erdoğan
 
 
sayaç
 
 
Online Ziyaretçi: 2
Bugünkü Ziyaretçiler:131
Dünkü Ziyaretçiler:408
Sitemizi bugüne kadar
1352863 Ziyaretçi 1352863 Ziyaretçi 1352863 Ziyaretçi 1352863 Ziyaretçi 1352863 Ziyaretçi 1352863 Ziyaretçi 1352863 Ziyaretçi
Kişi ziyaret etmiştir
 

 
Destek Ver - Reklam Ver
© 2009 lavaraci.com
Kullanım Koşulları
Tasarım : Savaş Serter